31 Aralık 2009 Perşembe

2010 istediğiniz gibi olsun !:::


MEVLANA....

Sonsuz bir karanlığın içinden doğdum. Işığı gördüm, korktum.
Ağladım.
Zamanla ışıkta yaşamayı öğrendim.
Karanlığı gördüm, korktum.
Gün geldi sonsuz karanlığa uğurladım sevdiklerimi...
Ağladım.

* * *
Yaşamayı öğrendim.
Doğumun, hayatın bitmeye başladığı an olduğunu;
aradaki bölümün, ölümden çalınan zamanlar olduğunu öğrendim.

* * *
Zamanı öğrendim.
Yarıştım onunla...
Zamanla yarışılmayacağını, zamanla barışılacağını,
zamanla öğrendim...

* * *
İnsanı öğrendim.
Sonra insanların içinde iyiler ve kötüler olduğunu...
Sonra da her insanın içinde iyilik ve kötülük
bulunduğunu öğrendim.

* * *
Sevmeyi öğrendim.
Sonra güvenmeyi...
Sonra da güvenin sevgiden daha kalıcı
olduğunu,
sevginin güvenin sağlam zemini üzerine kurulduğunu
öğrendim.

* * *
İnsan tenini öğrendim.
Sonra tenin altında bir ruh bulunduğunu...
Sonra da ruhun aslında tenin üstünde olduğunu
öğrendim.

* * *
Evreni öğrendim.
Sonra evreni aydınlatmanın yollarını öğrendim.
Sonunda evreni aydınlatabilmek için önce çevreni
aydınlatabilmek gerektiğini öğrendim.

* * *
Ekmeği öğrendim.
Sonra barış için ekmeğin bolca üretilmesi gerektiğini...
Sonra da ekmeği hakça üleşmenin,
bolca üretmek kadar önemli olduğunu öğrendim.

* * *
Okumayı öğrendim.
Kendime yazıyı öğrettim sonra...
Ve bir süre sonra yazı, kendimi öğretti bana...

* * *
Gitmeyi öğrendim.
Sonra dayanamayıp dönmeyi...
Daha da sonra kendime rağmen gitmeyi...

* * *
Dünyaya tek başına meydan okumayı öğrendim genç yasta...
Sonra kalabalıklarla birlikte yürümek gerektiği fikrine vardım.
Sonra da asil yürüyüşün
kalabalıklara karşı olması gerektiğine vardım.

* * *
Düşünmeyi öğrendim.
Sonra kalıplar içinde düşünmeyi öğrendim.
Sonra sağlıklı düşünmenin
kalıpları yıkarak düşünmek olduğunu öğrendim.

* * *
Namusun önemini öğrendim evde...
Sonra yoksundan namus beklemenin namussuzluk olduğunu;
gerçek namusun, günah elinin altındayken, günaha el sürmemek olduğunu
öğrendim.

* * *
Gerçeği öğrendim bir gün...
Ve gerçeğin acı olduğunu...
Sonra dozunda acının,
yemeğe olduğu kadar hayata da lezzet kattığını öğrendim.

* * *
Her canlının ölümü tadacağını,
ama sadece bazılarının hayatı tadacağını
öğrendim.

Hz. Mevlana Celâleddin-i Rumi (k.s)

18 Aralık 2009 Cuma

cuma sohbetleri 46 EN İYİ BUĞDAY



Her yıl yapılan 'en iyi buğday' yarışmasını yine aynı çiftçi kazanmıştı.


Çiftçiye bu işin sırrı soruldu. Çiftçi:


-Benim sırrımın cevabı, kendi buğday tohumlarımı komşularımla paylaşmakta yatıyor, dedi.

-Elinizdeki kaliteli tohumları rakiplerinizle mi paylaşıyorsunuz? Ama neden böyle bir şeye ihtiyaç duyuyorsunuz? diye sorulduğunda,


-Neden olmasın, dedi çiftçi.


-Bilmediğiniz bir şey var; rüzgâr olgunlaşmakta olan buğdaydan poleni alır ve tarladan tarlaya taşır. Bu nedenle, komşularımın kötü buğday yetiştirmesi demek, benim ürünümün kalitesinin de düşük olması demektir.


Eğer en iyi buğdayı yetiştirmek istiyorsam, komşularımın da iyi buğdaylar yetiştirmesine yardımcı olmam gerekiyor.


Kıssa: Sevgi ve paylaşmak en yakınınızdan başlar. Sonra yayılarak devam eder. Kin, cimrilik, nefret kimsenin hoşlanacağı davranışlar değildir.




HAYIRLI HAFTA SONLARI ... SEVGİLERİMLE....

12 Aralık 2009 Cumartesi

duygu diyarı

Duyguların diyarında kıpırdanan bir can,
Ey can !sen nasıl edersin kadere isyan!
İsyanın kaderemi yoksa kendine mi anlamam!
Anladığım tek şey ne olursa olsun dönüyor devran!
Bazen Mutlu bazen mutsuz kendinde misin ey -in-san
Sandığın nedir?Düşün bulursun etme is-yan....

virgo

11 Aralık 2009 Cuma

CUMA SOHBETLERİ 45 DOĞUMDAN SONRA HAYAT


Anne rahmine düşen ikiz kardeşler önceleri her şeyden habersizmiş. Haftalar birbirini izledikçe onlar da gelişmişler. Elleri, ayakları, iç organları oluşmaya başlamış. Bu arada, etraflarında olup biteni fark etmeye başlamışlar. Bulundukları rahat, güvenli yeri tanıdıkça mutlulukları artmış. Birbirlerine hep aynı şeyi söylüyorlarmış:

"Anne rahmine düşmemiz, burada yaşamamız ne harika değil mi? Hayat ne güzel şey be kardeşim!"

Büyüdükçe, içinde yaşadıkları dünyayı keşfe koyulmuşlar. Öyle ya, hayatın kaynağı neymiş? İşte bunu araştırırken, karşılarına anneleriyle onları birbirine bağlayan kordon çıkmış. Bu kordon sayesinde, hiçbir zahmet çekmeden, güven içinde beslenip büyütüldüklerini tespit etmişler.

"Annemizin şefkati ne kadar büyük! Bize bu kordonla ihtiyacımız olan her şeyi gönderiyor."

Artık aylar birbiri ardınca geçiyor. İkizler hızla buyuyor, diğer bir deyişle " yolun sonu "na yaklaşıyormuş. Bu değişiklikleri hayretle gözlemlerken, bir gün gelip bu güzelim dünyayı terk edeceklerinin işaretlerini almaya başlamışlar.

Dokuzuncu aya yaklaştıklarında, bu işaretleri daha kuvvetli hissetmeye başlamışlar. Durumdan telaşlanan ikizlerden birisi diğerine sormuş:

"Neler oluyor? Bütün bunların anlamı nedir?"

Öteki daha sakin aklı başındaymış. Üstelik, bulundukları bu dünya çoğu zaman ona yetmiyor; duyguları daha geniş bir alemi arzuluyormuş. O cevap vermiş: "Bütün bunlar, bu dünyada daha fazla kalamayacağız anlamına geliyor ."

Ve eklemiş: "Buradaki hayatımızın sonuna yaklaşıyoruz."

"Ama ben gitmek istemiyorum." diye haykırmış kardeşi. "Hep burada kalmak istiyorum."

"Elimizden gelen bir şey yok. Hem, belki doğumdan sonra hayat vardır."

"Bize hayat veren o kordon kesildikten sonra bu nasıl mümkün olabilir ki? diye cevaplamış öteki. "Bize hayat veren kordon kesilirse nasıl hayatta kalabiliriz, söyler misin bana? Hem, bak bizden önce başkaları da buraya gelmiş ve sonra da gitmişler. Hiçbirisi geri gelmemiş ki bize doğumdan sonra hayat olduğunu söylesin. Hayır bu her şeyin sonu olacak."

Bütün bunları söyledikten sonra eklemiş:

"Hem belki de anne diye bir şey yok!"

"Olmak zorunda" diye itiraz etmiş kardeşi. "Buraya başka türlü nasıl gelmiş olabiliriz, nasıl hayatta kalabiliriz ki? "

"Sen hiç anneni gördün mü ? diye üstelemiş öteki. "O belki de sadece zihinlerimizde var. Bir annemiz olduğu düşüncesi bizi rahatlattığı için onu belki de biz uydurduk. "

Böylece, anne rahmindeki son günleri derin sorgulamalar ve tartışmalarla geçmiş.

Sonunda doğum anı gelmiş çatmış. İkizler dünyalarını terk ettiklerinde gözlerini başka bir dünyaya açmışlar ve sevinçten ağlamaya başlamışlar. Çünkü gördükleri manzara hayallerinin bile ötesindeymiş.

"Gerçek keşif gezisi, yeni yerler aramak değil, yeni gözlerle bakabilmektir"

SEVGİLERİMLE; YENİ GÖZLERLE HAYATA BAKABİLMEK DİLEĞİYLE....

HAYIRLI CUM ALAR....

10 Aralık 2009 Perşembe

GÖZ YAŞLARI

Gözümde yaşlar elimde kalem masamda kağıt
Ahh içim nasıl acıyor! anlatsam anlatamam bu bir ağıt!
Hayat acı çeke çeke acıtırken yüreğimi ....
Anladım ben diye sahiplendiklerim yok.
İçimde yaşarken sevgilerini gösteremedim mi ? kendine
Oysa o üzülmesin ,kırılmasın incinmesin diye kendimi
Parçalıyorum niye....
Gönül kafesimde kuşlar büyüdü anlıyorum ama nafile ...
Büyük kuşum uç ama anlıyacaksın günün birinde ...
AH annem ne kadar haklıymısşın diyeceksin ....
Bana itiraf edemesende .... kendi kendine...

4 Aralık 2009 Cuma

cuma sohbetleri 44 başarı zenginlik sevgi



Başarı, Zenginlik, Sevgi
Alışverişe gitmek üzere evden çıkan bir kadın, kapısının karşısındaki kaldırımda oturan bembeyaz sakallı üç yaşlıyı görünce önce duraksadı, sonra onları, tüm içtenliğiyle evine davet etti; "Burada böyle oturduğunuza göre, üçünüz de kesinlikle acıkmış olmalısınız", dedi. "Lütfen içeri gelin, size yiyecek bir şeyler hazırlayayım."
Üç yaşlıdan biri, kadına, eşinin evde olup olmadığını sordu. Kadın, eşinin biraz önce çıktığını, şu anda evde olmadığını söyledi. Yaşlı adam, başını iki yana salladı; "Eşiniz evde değilse, biz de davetinizi kabul edemeyiz", dedi.
Akşam eşi geldiğinde, kadın karşı kaldırımdaki yaşlı adamlarla arasında geçen konuşmayı anlattı."Senin evde olmadığını öğrenince, içeri girmek istemediler" dedi. Yaşlı adamların bu davranışlarını öğrenince, kadının eşi üzüldü. "Bir bakıversene dışarı", dedi. "Hâlâ orada iseler, şimdi davet edebilirsin eve."
Kadın kapıyı açar açmaz, karşı kaldırımdaki bembeyaz sakallı üç yaşlıyla yeniden karşılaştı. "Eşim geldi, şimdi evde" dedi ve onlara davetini yineledi; "Yemeğimizi birlikte yemek için sizi şimdi davet edebilir miyim evimize?"
Kadının davetine yaşlılardan biri yanıt verdi; "Biz hiçbir eve üçümüz birlikte gitmeyiz", dedi ve kısa bir duraksamadan sonra, bir açıklama yaptı; "Sağ yanımdaki bu arkadaşımın adı, zenginliktir. Bu yanımda oturan arkadaşımın adı başarı, benim adım ise sevgidir.
Kendini ve arkadaşlarını tanıttıktan sonra sevgi, kadına ilginç bir öneride bulundu "Şimdi evinize gidin ve eşinizle başbaşa verip, bir karara varın", dedi. "İçimizden sadece birimizi davet edebilirsiniz evinize. Hangimizi davet etmek istediğinize karar verin, sonra gelin, kararınızı bize bildirin."
Kadın, sevginin önerisini eşine anlattığında, adam sevinçten göklere fırladı. "Aman ne güzel, ne güzel", dedi. "Hangisini davet edeceğimizi bize bıraktıklarına göre, biz de içlerinden zenginliği davet ederiz ve evimiz de bir anda zenginliğe kavuşmuş olur."
Eşinin kararı, kadının hiç de hoşuna gitmedi. "Başarıyı davet etsek, daha mantıklı bir karar vermiş olmaz mıyız, kocacığım?", dedi.
Kayınvalidesiyle, kayınpederinin bu konuşmasına, içerideki odada bulunan gelinleri de kulak misafiri olmuştu. Koşarak içeri girdi ve o da kendi önerisini söyledi; "En doğru karar, sevgiyi davet etmek değil midir?", dedi. "Düşünsenize, evimiz bir anda sevgiye kavuşacak"
Gelinin bu önerisi, kayınpederin de, kayınvalidenin de çok hoşlarına gitti. "Tamam, en doğru karar bu olacak" dediler. Sevgiyi davet edelim..."
Kadın kapıyı açtı ve üç yaşlıya birden sordu; "İçinizde hanginiz sevgiydi? Onu davet etmeye karar verdik. Lütfen buyursun..."
Sevgi ayağa kalktı, eve doğru yürümeye başladı. Arkadaşları da ayağa kalktılar ve sevginin arkasından, onlar da eve doğru yürümeye başladılar.
Kadın, büyük bir şaşkınlık ve heyecan içinde, zenginlikle başarıya sordu; "Siz niçin geliyorsunuz? Ben yalnız sevgiyi davet etmiştim."
Kadının bu sorusuna, üç yaşlı birlikte yanıt verdiler; "Eğer içimizden yalnız zenginliği ya da başarıyı davet etmiş olsaydınız, davet edilmeyen ikimiz dışarıda bekleyecektik. Fakat siz sevgiyi davet ettiniz. Bu durumda üçümüz birden gelmek zorundayız evinize."
Ve kadının "niçin?" diye sormasını beklemeden, zenginlik ve başarı sözlerini şöyle sürdürdüler; "Çünkü sevginin olduğu her yerde, biz zenginlik ve başarı da her zaman, onun yanında oluruz.
geçmiş bayramınız kutlu cumalarınız mutlu ömrünüz sizin istediğiniz gibi olsun!!!
sevgilerimle...

24 Kasım 2009 Salı

Kardeşim GeCe nin ve tüm öğretmenlerimizin öğretmenler günü kutlu olsun !!!!

Değerli öğretmenlerimize sevgi ve saygılarımla ......

20 Kasım 2009 Cuma

CUMA SOHBETLERİ 43 TERBİYE YARADILIŞA TABİDİR..

Eski iran hükümdarlarından biri vezirine oğlunun hocasından yakınıyordu:
- Ben istiyorum ki oğlum ilim öğrensin, benim yerime iyi bir hükümdar olsun, o ise devamlı müzikle, sesle, sazla meşgul Demek ki hocası buna iyi bir yön veremiyor
Vezir aynı görüşte değildi:
- Hükümdarım hocanın elinde mucize yok Çocuğun kabiliyeti neye ise hocası ancak onda ilerlemesine, olgunlaşmasına yardım edebilir İnsanın tabiatı değiştirilemez Terbiye yaratılışa tabidir
Hükümdar aksi görüşteydi Terbiye ile yaratılışa yön verebileceğini iddia ediyordu Bunu kanıtlamak için bir akşam sarayında bir eğlence düzenledi Bu eğlence sırasında eğitilmiş kedilerin bir gösterisi de yer aldı Bu kediler, sırtlarında, bir tabak içinde yanan mumları taşıyorlar ve onları
düşünmüyorlardı Hükümdar vezire bu kedileri göstererek:
- Görüyorsunuz, terbiyenin nelere gücü yetiyor, dedi
Vezir karşılık vermedi Olumlu, olumsuz bir şey söylemedi Yeni bir eğlence gecesini bekledi Bir başka gecede düzenlenen eğlenceye gelirken yanında gizlice bir kaç tane fare getirdi Kediler gösteriye başladığı zaman bu fareleri kedilerin ortasına doğru salıverdi Fareleri gören kediler sırtlarındaki tabağı, mumu unutup farelerin peşine takıldılar Mumlar, tabaklar hepsi bir yana yuvarlandı Yanan mumlardan yerdeki halılar tutuştu Ortalık bir anda ana-baba gününe döndü Tam bu esnada vezir padişaha yanaşıp iddiasını kanıtlamanın gururuyla şöyle dedi:
- Gördünüz mü padişahım terbiye yaratılışa tabidir


HAYIRLI GÜNLER HEPİNİZE...

13 Kasım 2009 Cuma

CUMA SOHBETLERİ 42 KAYINVALİDE

UZUN YILLAR ÖNCE, Çin'de Li-li adında bir kız yaşıyordu. Günler günleri, yıllar yılları kovaladı ve çoğu genç kız gibi Li-li de günün birinde bir delikanlıyla evlendi.
Li-li'nin kocası zengin biri olmadığı gibi, ailesine karşı sorumluluklarına dikkat eden biriydi de. O yüzden, Li-li'nin evi kocasıyla birlikte dul kayınvalidesi ile de paylaşması gerekiyordu.
Gelin görün ki, aylar geçtikçe, Li-li kayınvalidesiyle geçinmenin çok zor olduğunu anlamaya başladı. İkisinin de kişiliği çok farklıydı ve bu yüzden sık sık kavga ediyorlardı. Kavgalar gitgide o kadar şiddetlenmişti ki, konu komşu da evde olup bitenlerden haberdar olmaya başlamıştı.
Birkaç ay daha böyle geçtikten sonra, Li-li bu işin böyle gitmeyeceğinden iyice emin haldeydi. Bu durumun annesi ile eşi arasında kalan kocası için evliliği cehenneme çevirdiğini de görüyor; eşi için de üzülüyordu.
Li-li, bir çare bulabilme ümidiyle, baba tarafından aile dostları olan bir baharatçıya gidip derdini anlattı. Baharatçı, Li-li'yi, bu işin kesin çözümünün kayınvalideyi ortadan kaldırmak olduğunu söyledi. Ama bu işi farkettirmeden halletmesi gerekiyordu. O yüzden, değişik bitkilerden hazırladığı bir ekstreyi Li-li üç ay boyunca azar azar kaynanası için yaptığı yemeklere koyacaktı. Zehir az az verilecek, böylece kayınvalideyi Li-li'nin öldürdüğü anlaşılmayacaktı. Yaşlı baharatçı, Li-li'ye, bunun için, zehiri azar azar verdiği üç ay içinde şüphe verici davranışlardan, özellikle kayınvalidesine karşı sert kavgalardan kaçınmasını tavsiye etti. Üç ay için sabredip kayınvalidesine olabildiğince iyi davranmalıydı Li-li.
Baharatçının hazırladığı zehir ekstresini de alarak sevinç içinde eve dönen Li-li, baharatçının önerdiği planı adım adım uygulamaya başladı. Her gün en güzel yemekleri yapıyor, kayınvalidesinin tabağına zehiri azar azar damlatıyor, bu arada ona iyi davranmayı ihmal etmiyordu.
Onun bu iyi muamelesi kayınvalideyi de etkilemiş, gün gün ona daha iyi davranmaya, haftalar geçtikçe de ona kendi kızı gibi sevgi ve ilgi göstermeye başlamıştı. Evde artık barış rüzgârları esiyordu.
Bu durum karşısında, Li-li yaptıklarından utanmaya başladı. Kayınvalidesinin aslında pek de kötü biri olmadığını, bilakis pekâlâ iyi bir insan olduğunu düşünmeye başlamıştı. Ama, yemeğine azar azar damlattığı zehirler yüzünden onun ölmesi de an meselesiydi artık.
Vicdan azabı içinde kıvranan Li-li, yaptıklarından pişman vaziyette yine baharatçıya gitti ve bu kez, verdiği zehiri kandan temizleyecek bir iksir yapması için kendisine yalvardı. Artık yaşlı kadının ölmesini istemiyordu.
Yaşlı baharatçı, Li-li'nin bu yalvarmaları karşısında kahkahalarla gülmeye başladı. Li-li ise çok ciddiydi ve zehirin tesirini vücuddan atacak bir ilaç yapmasını ısrarla istiyordu.
“Ah Li-li!” dedi baharatçı, “Sana zehir diye verdiğim şey, vücudu güçlendiren bazı bitki özlerinin bir karışımıydı yalnızca. Çünkü, asıl zehir ikinizin kafasındaydı. Sen ona iyi davrandıkça bu zehir dağıldı ve yerini sevgi ve anlayışa bıraktı.”

HAYIRLI HAFTA SONLARI

10 Kasım 2009 Salı

ATAM VİCDAN VİCDAN




1 oldum önce sonra iki,
0 oldum sonra birden!
K albim ağrıyor acaba neden neden?
A slında her gün sancılıyım vicdan vicdan!
S olmasın artık o gülen deniz mavisi gözler
I şık tutsun yolunu aydınlatan gençler,
Matemim naciz vucudum toprak olacaktır diyen diller!

SEVGİ VE SAYGILARIMLA SEVGİLİ ATAM!
RUHUN ŞAD OLSUN MEKANIN CENNET
BİZDEN SANA DUALAR OLSUN DUALAR !

SENİ VE MİLLETİMİZİ ANLATAMAZ HİÇ BİR KALEM
SEN KALEM OLDUN TÜRKLERİN KADERİNİ YAZDIN KAĞIT KAĞIT!!!

6 Kasım 2009 Cuma

CUMA SOHBETLERİ 41 KAVANOZ



Aşağıdaki gerçek hikâye Kellog Business School'da (Northwestern üniversitesi) İş idaresi master öğrencileri ile Zaman Yönetimi dersi profesörü arasında geçer.
Profesör sınıfa girip karşısında duran dünyanın en seçilmiş öğrencilerine kısa bir süre baktıktan sonra; “Bu gün Zaman Yönetimi konusunda deneyle karışık bir sınav yapacağız” dedi.

Kürsüye yürüdü, kürsünün altından kocaman bir kavanoz çıkarttı.

Arkadan, kürsünün altından bir düzine yumruk büyüklüğünde taş aldı ve taşları büyük bir dikkatle kavanozun içine yerleştirmeye başladı.

Kavanozun daha başka taş almayacağına emin olduktan sonra öğrencilerine döndü ve

“Bu kavanoz doldu mu?” diye sordu.

Öğrenciler hep bir ağızdan “Doldu” diye cevapladılar. Profesör “Öyle mi?” dedi ve kürsünün altına eğilerek bir kova mıcır çıkarttı.

Mıcırı kavanozun ağzından yavaş yavaş doktu. Sonra kavanozu sallayarak mıcırın taşların arasına yerleşmesini sağladı. Sonra öğrencilerine dönerek bir kez daha “Bu kavanoz doldu mu?” diye sordu. Bir öğrenci “Dolmadı herhâlde” diye cevap verdi.

“Doğru ” dedi profesör ve gene kürsünün altına eğilerek bir kova kum aldı ve yavaş yavaş tüm kum taneleri taşlarla mıcırların arasına nüfuz edene kadar doktu.

Gene öğrencilerine döndü ve “Bu kavanoz doldu mu?” diye sordu.

Tüm sınıftakiler bir ağızdan “Hayır” diye bağırdılar.

“Güzel” dedi profesör ve kürsünün altına eğilerek bir sürahi su aldı ve kavanoz ağzına kadar doluncaya dek suyu boşalttı.

Sonra öğrencilerine dönerek “Bu deneyin amacı neydi?” diye sordu.

Uyanık bir öğrenci hemen “Zamanımız ne kadar dolu görünürse görünsün, daha ayırabileceğimiz zamanımız mutlaka vardır” diye atladı. “Hayır” dedi profesör,

“bu deneyin esas anlatmak istediği" Eğer büyük taşları baştan yerleştirmezsen küçükler girdikten sonra büyükleri hiç bir zaman kavanozun içine koyamazsın" gerçeğidir.

Öğrenciler şaşkınlık içinde birbirlerine bakarken profesör devam etti:

“Nedir hayatınızdaki büyük taşlar? Çocuklarınız, eşiniz, sevdikleriniz, arkadaşlarınız, eğitiminiz, hayâlleriniz, sağlığınız, bir eser yaratmak, başkalarına faydalı olmak, onlara bir şey öğretmek! Büyük taşlarınız belki bunlardan birisi, belki bir kaçı, belki hepsi. Bu akşam uykuya yatmadan önce iyice düşünün ve sizin büyük taşlarınız hangileridir iyi karar verin.

Bilin ki büyük taşlarınızı kavanoza ilk olarak yerleştirmezseniz hiç bir zaman bir daha koyamazsınız, o zaman da ne kendinize, ne de çalıştığınız kuruma, ne de ülkenize faydalı olursunuz. Bu da iyi bir iş adamı, gerçekte de iyi bir adam olamayacağınızı gösterir.” Profesör, ders bittiği hâlde konuşmadan oturan öğrencileri sınıfta bırakarak çıktı…


NE GÜZEL ANLATMIŞ SAYIN PROFESÖR

HAYIRLI CUMALAR HERKESE

30 Ekim 2009 Cuma

CUMA SOHBETLERİ 40 -GERÇEK GÜZELLİK

“Bebeğimi görebilir miyim?" dedi yeni anne.
Kucağına yumuşak bir bohça verildi. Mutlu anne, bebeğinin minik yüzünü görmek için kundağı açtı ve şaşkınlıktan adeta nutku tutuldu.

Anne ile bebeğini seyreden doktor hızla arkasını döndü ve camdan bakmaya başladı. Bebeğin kulakları yoktu. Muayenelerde, bebeğin duyma yetisinin etkilenmediği, sadece görünüşü bozan bir kulak yoksunluğu olduğu anlaşıldı. Aradan yıllar geçti, çocuk büyüdü ve okula başladı. Bir gün okul dönüşü eve koşarak geldi ve kendisini annesinin kollarına attı. Hıçkırıyordu.
Bu onun yaşadığı ilk büyük hayal kırıklığıydı, ağlayarak ;
- "Büyük bir çocuk bana ucube dedi."
Küçük çocuk bu kadersizliğiyle büyüdü. Arkadaşları tarafından seviliyordu ve oldukça da başarılı bir öğrenciydi. Sınıf başkanı bile olabilirdi, eğer insanların arasına karışmış olsaydı. Annesi, her zaman ona "genç insanların arasına karışmalısın" diyordu, ancak aynı zamanda yüreğinde derin bir acıma ve şefkat hissediyordu. Delikanlının babası, aile doktoru ile oğlunun sorunu hakkında görüştü.
- "Hiçbir şey yapılamaz mı?" diye sordu. Doktor;
- "Eğer bir çift kulak bulunabilirse, organ nakli yapılabilir" dedi. Böylece genç bir adam için kulaklarını feda edecek birisi aranmaya başlandı. İki yıl geçti bir gün babası ;
- "Hastaneye gidiyorsun oğlum, annen ve ben, sana kulaklarını verecek birini bulduk ancak unutma bu bir sır" dedi.
Operasyon çok başarılı geçti ve adeta yeni bir insan yaratıldı. Yeni görünümüyle psikolojisi de düzelen genç, okulda ve sosyal hayatında büyük başarılar elde etti. Daha sonra evlendi ve diplomat oldu.Yıllar geçmişti, bir gün babasına gidip sordu:
- "Bilmek zorundayım, bana bu kadar iyilik yapan kişi kim? Ben o insan için hiçbir şey yapamadım."
- "Bir şey yapabileceğini sanmıyorum" dedi babası,
"Fakat anlaşma kesin, şu anda öğrenemezsin, henüz değil."

Bu derin sır yıllar boyunca gizlendi. Ancak bir gün açığa çıkma zamanı geldi. Hayatının en karanlık günlerinden birinde, annesinin cenazesi başında babasıyla birlikte bekliyordu. Babası yavaşça annesinin başına elini uzattı; kızıl kahverengi saçlarını eliyle geriye doğru itti; annesinin kulakları yoktu.
- "Annen hiçbir zaman saçını kestirmek zorunda kalmadığı için çok mutlu oldu"
diye fısıldadı babası
- "Ve hiç kimse, annenin daha az güzel olduğunu düşünmedi değil mi?"
Gerçek güzellik fiziksel görünüşe bağlı değildir, ancak kalptedir.Gerçek mutluluk, gördüğün şeyde değil, asıl görünmeyen yerdedir. Gerçek sevgi, yapıldığı bilinen şeyde değil, yapıldığı halde bilinmeyen şeydedir
HAYIRLI GÜNLER HAYIRLI CUMALAR HEPİNİZE

29 Ekim 2009 Perşembe

CUMHURİYET


Can vermiş,kan vermiş bu millet bu toprağa!

Uyumamış üşümemiş,direnmiş, hain düşmana!

Millet tek yürek kürdü,türkü çerkezi,tatarı .....

HU nasıl bu vatan bölünür? siyasi oyunlarla!

Uğraşır türk insanı aslında ayrılık yok!

Rengi, cinsi ,ırkı ne olursa olsun bu dünya başka yok!

İnsanoğlu birdir aslında ikilik kavramı yok!

Yönetilen ülkemiz cumhuriyet bundan öte bir yol yok!

En çağdaş ve bilimsel rotamız budur! başka alternatif yok!

TÜRKüz türk damarlarımızda asil kanda mevcut başka kudret yok!


cumhuriyetimiz tüm insanlığa kutlu olsun .....



şair virgo

23 Ekim 2009 Cuma

MERHUM MEHMET IŞILDAK HOCA....

ŞU AN EYÜP SULTAN DA CUMA SELASI VERİLİYOR...
EYÜP CAMİ İMAMLARINDAN HAFIZ MEHMET IŞILDAK HOCAMIZI KAYBETTİK ...
ALLAHTAN RAHMET DİLİYORUM ...

CUMA SOHBETLERİ 39 sorumluluk


Vaktiyle her türlü maddi imkâna sahip olmasına rağmen can sıkıntısından, hayatın yaşanmaya değmez olduğundan yakman bir prens vardı Kardeşleri, arkadaşları gezer, ava gider, eğlenirken o odasına kapanır, sürekli düşünürdü Oğlunun bu haline hükümdar babası çok üzülüyordu .


Birgün hükümdar, ülkesinin en bilge kişisini sarayına çağırtıp ona oğlunun durumunu anlattı ve buna bir çözüm bulmasını istedi Bunun için bilgeye bir hafta mühlet verdi Bir hafta içinde bir formül bulamazsa bunun hayatına mal olabileceğini de hatırlattı


Yaşlı bilge üç beş gün düşünüp taşındı; aklına hiç bir çözüm gelmedi Bu nedenle canını olsun kurtarmak için ülkeyi terketmeye karar verdi Üzgün, dalgın bir şekilde ülkeyi terkederken, bir köyün yakınında koyunlarını, keçilerini otlatan küçük yaşta bir çobanla bir süre ahbaplık etti Bundan cesaret alan küçük çoban yaşlı dostuna “Amca şu hayvanlarıma biraz göz kulak oluver de, ben de şu görünen köyden azık alıp geleyim, bugün azık almayı unutmuşum” dedi Bilge de zevkle kabul etti Bilge, kafası, karşılaştığı olaylarla meşgul bir halde hayvanlara göz kulak olurken, bir keçi yavrusu kenarında oynamakta olduğu uçurumdan aşağı yuvarlanıverdi Aşağı inip onu kurtarmadıkça kendi kendine kurtulması da mümkün değildi Bilge küçük çobana verdiği sözü doğru dürüst tutabilmek için kuzuyu kendisi kurtarmaya karar verdi Bu amaçla uçurumun dibine indi Önce kuzuyu sırtına bağladı, sonra tırmanmaya başladı Birkaç tırmanma başarısızlıkla sonuçlandı Ama bilge yılmadı Uğraştı, didindi, zorlandı ama sonunda kuzuyu yukarı çıkarmayı başardı Küçük dostuna verdiği sözü tutabilmek, bunun için de kuzuyu uçurumdan çıkarmak bir süre kafasını öyle meşgul etti ki, kendini bu işe o kadar verdi ki başından geçmekte olan olayı, canını kurtarabilmek için ülkeyi terketmekte oluşunu unuttu Fakat bu durum onun kafasında bir şimşek çakmasına sebep oldu Şöyle düşündü:

Bir kimse ciddi olarak bir işle meşgul olur, bir girişimde bulunup onu başarı ile sonuçlandırmak arzusu benliğini tam olarak kaplarsa, o kimse için can sıkıntısı, eften püften olayları kafasına takmak diye birşey söz konusu olamaz”

Bu gerçek herkes, dolayısıyla hükümdarın oğlu için de geçerlidir Bilge artık kaçma fikrinden vazgeçip hemen geri döndü ve hükümdarın huzuruna çıkarak şu çözümü sundu:


Hükümdarım, eğer oğlunuzun can sıkıntısıdan kurtulmasını, hayata bağlanmasını istiyorsanız ona bir sorumluluk yükleyin, zamanını kaplayıcı bir meşguliyet verin Can sıkıntısının, yaşamaktan şikayet etmenin ana sebebi başıboşluktur Oğlunuza yükleyeceğiniz sorumluluk ne derece ciddi, sonucu ne derece ağır olursa, kendini o ölçüde can sıkıntısından kurtaracak, yaşama mücadele ve azmi o derece artacaktır


hayırlı cumalar ve hafta sonları

16 Ekim 2009 Cuma

cuma sohbetleri 38 ALLAH YETER



Ebû Hüreyre'den rivayet edildiğine göre; Resûlullah Efendimiz (sav), İsrailoğullarından bir adamı anlattı. O adam, İsrailoğullarından birinden ödünç olarak bin dinar vermesini istedi.

Para sahibi:

- Şahit tutacağım şahitleri bana getir, dedi. Ödünç isteyen adam:

- Şahit olarak Allah yeter, dedi. Para sahibi bu defa da:

- O halde bana kefil getir, dedi.Adam:

- Kefil olarak Allah yeter, dedi. Bunun üzerine para sahibi:

- Gerçekten doğru söyledin, dedi ve belli bir süreye kadar ona bin dinar verdi. Derken, borç alan adam deniz yolculuğuna çıktı ve işini gördü. Sonra borçlandığı adama gelmek üzere binmek için bir gemi aradı. Çünkü belirledikleri ödeme tarihi geliyordu. Fakat adam, bir gemi bulamadı. Bunun üzerine kalın ve kuru bir ağaç parçası alıp onu oydu. İçine bin dinar ile o arkadaşına yazdığı bir mektubu koydu. Sonra o oyuk yeri sıkıca kapatıp düzeltti. Ve onu deniz kenarına getirerek;

"Allahım! Sen biliyorsun ki, falan kimseden ben bin dinar ödünç istedim. O benden bir kefil istediğinde ben 'Kefil olarak Allah yeter' dedim.

O, Sen'in kefaletine razı oldu. Benden bir şahit istediğinde,

ben yine 'Şahit olarak Allah yeter' dedim. O da Sen'in şahitliğine razı oldu.

Vadesi gelen şu parayı ona ulaştırmak için bir gemi bulmaya çalıştım, ama bulamadım. Artık ben şu bin dinar borcumu Sana emanet ediyorum" dedi ve onu denize attı.

Nihayet o emanet denize girdi ve kendisi oradan ayrıldı. Adam, kendisini memleketine götürecek bir gemi bulmaya çalışırken; alacaklı da onun dönmesini umarak kıyıya gelmiş, onu gözlüyordu.

O sırada aniden içinde para olan tahta parçasını kıyıda gördü. Yakacak niyetiyle onu alıp evine götürdü. Evde onu parçalayınca içindeki parayı ve mektubu gördü.

Sonra borçlu adam geldi ve alacaklıya bin dinarı uzatarak:

- Vallahi, paranı zamanında sana getirebilmek için devamlı gemi aradım, fakat bundan önce bulamadım, dedi. Alacaklı adam:

- Sen bana bir şey göndermedin mi, diye sordu.

Borçlu: - Şu geldiğim günden önce bir gemi bulamadığımı sana söylüyorum, cevabını verdi. Bunun üzerine alacaklı:

- Şüphesiz Allah, tahta parçası içinde gönderdiğin borcunu senin namına ödedi. Artık getirdiğin şu bin dinarı güle güle götür ve harca, dedi.
ALLAH CC GÜVENEN VE DAYANAN HER İNSAN MUTLAKA O NUN YARDIMINA NAİL OLUR
SEVGİLERİMLE HAYIRLI CUMALAR VE HAFTA SONLARI

9 Ekim 2009 Cuma

cuma sohbetleri 37 darı





Adamın biri kendini darı zanneder, nerede tavuk görse köşe bucak kaçarmış.
Akıl hastanesine yatırmışlar. Uzun süre tedavi görmüş, sonunda Hekimi, iyileştiğine kanaat getirmiş, yanına çağırmış:



“İyisin değil mi evladım, artık darı değil koca bir adam olduğunu anladın! Kendini darı zannetmek gibi bir sorunun yok sanıyorum artık!”
“Evet, iyiyim,” demiş adam, “darı olmadığımı iyi öğrendim!”
Ve taburcu edilmiş. Hekimiyle vedalaşmış, hastaneden çıkmış..



Ne var ki çok geçmeden, Hekim bir bakmış, adam kan ter içinde koşarak geri gelmiş!
Hekimi, “Ne oldu evladım, bu halin ne, neyin var?” diye sormuş!



Adam, “Efendim!” demiş, “Bende sorun yok! Ben darı olmadığımı öğrendim de...


Bunu tavuklara da öğrettiniz mi?..”






:)))))))))
sevgilerimle hayırlı cumalar

2 Ekim 2009 Cuma

cuma sohbetleri 36 AHDE VEFA





Hz. Ömer arkadaşlarıyla sohbet ederken, huzura üç genç girerler.

Derler ki : -"Ey halife, bu aramızdaki arkadaş bizim babamızı öldürdü.

Ne gerekiyorsa lütfen yerine getirin.

" Bu söz üzerine Hz.Ömer suçlanan gence dönerek :

- Söyledikleri doğru mu? diye sorar , Suçlanan genç der ki :

- Evet doğru. Bu söz üzerine Hz Ömer;

- Anlat bakalım nasıl oldu diye sorar: Bunun üzerine genç anlatmaya başlar, der ki :

- "Ben bulunduğum kasabada hali vakti yerinde olan bir insanım.

Ailemle beraber gezmeye çıktık, kader bizi arkadaşların bulunduğu yere getirdi.

Affedersiniz hayvanlarımın arasında bir güzel atım var ki dönen bir defa daha bakıyor, hayvana ne yaptıysam bu arkadaşların bahçesinden meyve koparmasına engel olamadım, arkadaşların babası içerden hışımla çıktı, atıma bir taş, attı atım oracıkta öldü.

Nefsime bu durum ağır geldi, ben de bir taş attım, babası öldü. Kaçmak istedim fakat arkadaşlar beni yakaladı, durum bundan ibaret.

"Bu söz üzerine Hz Ömer:

- "Söyleyecek bir şey yok, bu suçun cezası idam. Madem suçunu da kabul ettin" dedi.

Bu sözden sonra delikanlı söz alarak:

- "Efendim bir özrüm var" diyerek konuşmaya başlar;

"Ben memleketinde zengin bir insanım, babam rahmetli olmadan bana epey bir altın bıraktı. Gelirken kardeşim küçük olduğu için saklamak zorunda kaldım. Şimdi siz bu cezayı infaz ederseniz yetimin hakkını zayi ettiğiniz için Allah(c.c.)(cc) indinde sorumlu olursunuz, bana üç gün izin verirseniz ben emaneti kardeşime teslim eder gelirim, bu üç gün içinde yerime birini bulurum" der.

Hz. Ömer dayanamaz der ki :

- "Bu topluluğa yabancı birisin, senin yerine kim kalır ki?!" Sözün burasında genç adam ortama bir göz atar, der ki:

- "Bu zat benim yerime kalır."… O zat Hz. Peygamber Efendimizin (sav) en iyi arkadaşlarından, daha yaşarken Cennet'le müjdelenen Amr İbn-i As' dan başkası değildir. Hz.Ömer, Amr'a dönerek,

- "Ey Amr, delikanlıyı duydun" der. O yüce sahabi:

- "Evet, ben kefilim" der ve genç adam serbest bırakılır. Üçüncü günün sonunda vakit dolmak üzere ama gençten bir haber yoktur. Medine'nin ileri gelenleri Hz. Ömer'e çıkarak gencin gelmeyeceğini, dolayısıyla Amr Ibn-i As'a verilecek idam cezası yerine, maktulün diyetini vermeyi teklif ederler; fakat gençler razı olmaz ve "babamızın kanı yerde kalsın istemiyoruz" derler. Hz. Ömer kendinden beklenen cevabı verir. Der ki :

"Bu kefil babam olsa farketmez cezayı infaz ederim." Hz Amr Ibn-i As ise tam bir teslimiyet içerisinde der ki :

- "Biz de sözümüzün arkasındayız." Bu arada kalabalıkta bir dalgalanma olur ve insanların arasından genç görünür.Hz. Ömer gence dönerek der ki:

- Evladım gelmeme gibi önemli bir nedenin vardı, neden geldin?" Genç vakurla başını kaldırır ve (günümüz insanı için pek de önemli olmayan):

- "AHDE VEFASIZLIK ETTİ" demeyesiniz diye geldim der. Hz.Ömer başını bu defa çevirir ve Amr Ibn-i As'a der ki:

- "Ey Amr, sen bu delikanlıyı tanımıyorsun. Nasıl oldu da onun yerine kefil oldun?" Amr Ibn-i As (Allah(c.c.) kendisinden ebediyyen razı olsun), vakurla kanımızı donduracak bir cevap verir, - "Bu kadar insanın içerisinden beni seçti.

"INSANLIK ÖLDÜ " dedirtmemek için kabul ettim" der. Sıra gençlere gelir, derler ki :

- "Biz bu davadan vazgeçiyoruz." Bu sözün üzerine Hz Ömer ra. :

-"Ne oldu, biraz evvel "babamızın kanı yerde kalmasın" diyordunuz ne oldu da vaz geçiyorsunuz?" der. Gençlerin cevabı da dehşetlidir :

-"MERHAMETLİ İNSAN KALMADI" DEMEYESİNİZ DİYE ...


NE KADAR ULVİ ERDEMLER ama günümüzde pek kalmadı galiba ...

hayırlı gün ve hafta sonları sevgiyle hoşçakalın!....

25 Eylül 2009 Cuma

cuma sohbetleri 35 KÖR KUYU



Günlerden bir gün, köyün birinde, bir adamın eşeği, kuyuya düşmüş. Kuyu kör bir kuyu, ağzı tahtayla kapatılmış, üzerine de toprak dökülmüştü.

Zamanla tahta çürümüş, zayıflamış ve toprakta biten otları yemek isteyen eşeğin ağırlığını çekememiş.Hayvancık saatlerce acı içinde kıvranıp, bağırmış kendi dilinde.

Eşeğin sesini duyan sahibi gelip bakmış ki vaziyet kötü. Zavallı eşek kuyunun dibinde melul mahzun bakınıyor.

Üstelik yaralanmış. Karşılaştığı bu durumda kendini eşeği kadar zavallı hisseden adamcağız köylüleri yardıma çağırmış.Ne yapsak, ne etsek, nasıl çıkarsak soruları havada kalmış.
Sonunda karar vermişler ki kurtarmak için çalışmaya değmez.

Tek çare, kuyuyu toprakla örtmek.Ellerine aldıkları küreklerle etraftan kuyunun içine toprak atmışlar.Zavallı hayvan, üzerine gelen toprakları, her seferinde silkinerek dibe dökmüş.

Ayaklarının altına aldığı toprak sayesinde her an biraz daha yükseldi ve sonunda yukarıya kadar çıkmış.
Köylüler ağzı açık bakakalmışlar.

Hayat, bazen bizim de üzerimize abanır.
Toz toprakla örtmeye çalışanlar çok olur.

Bunlarla baş etmenin tek yolu, yakınıp sızlanmak değil, düşünüp silkinmek ve kurtulmak, aydınlığa adım atmaktır.

Kör kuyuda olsak bile...:)


NE MUTLU DÜŞÜNÜP SİLKİNENLER... ONLARA SELAM OLSUN

ALLAHIN RAHMETİ VE BEREKETİ SİZLERİN ÜZERİNİZE OLSUN

HAYIRLI CUMALAR VE HAFTA SONLARI HEPİMİZİN OLSUN


SAYGILARIMLA VE SEVGİLERİMLE......

18 Eylül 2009 Cuma

CUMA SOHBETLERİ 34 KAVAK AĞACI İLE KABAK



Ulu bir kavak ağacının yanında bir kabak filizi boy göstermiş.


Bahar ilerledikçe bitki kavak ağacına sarılarak yükselmeye başlamış.


Yağmurların ve güneşin etkisiyle müthiş bir hızla büyümüş ve neredeyse kavak ağacı ile aynı boya gelmiş. Bir gün dayanamayıp sormuş kavağa:


-Sen kaç ayda bu hale geldin ağaç?


-On yılda, demiş kavak.


-On yılda mı? Diye gülmüş ve çiçeklerini sallamış kabak


-Ben neredeyse iki ayda seninle aynı boya geldim bak!


-Doğru, demiş kavak.


Günler günleri kovalamış ve sonbaharın ilk rüzgârları başladığında kabak üşümeye sonra yapraklarını düşürmeye, soğuklar arttıkça da aşağıya doğru inmeye başlamış.


Sormuş endişeyle kavağa:


-Neler oluyor bana ağaç?


-Ölüyorsun, demiş kavak.


-Niçin?


-Benim on yılda geldiğim yere, iki ayda gelmeye çalıştığın için.
Çalışmadan emek harcamadan gelinen nokta başarı sayılmaz. Kolay kazanılan, kolay kaybedilir. Her işte alın teri ve emek şarttır.
HAYIRLI CUMALAR HAYIRLI BAYRAMLAR DİLİYORUM ...

15 Eylül 2009 Salı

KADR GECESİ

Muhakkak ki biz Onu (Kurân'ı), (Hz. Muhammed'in a.s.) Kadr gecesinde inzâl ettik! Kadr gecesini(n kadrini, şerefini, haşmetini) bilir misin? Kadr gecesi, bin aydan (seksen yıllık ömür) daha hayırlıdır! Melekler ve Ruh Onda tenezzül eder, Rablerinin izni ile her hükümden. Selâm (hakikati yaşatarak); tâ ki Fecr'in doğmasına kadar (Hakikatin zuhuru ile şuurun vechi
tanımasına kadar). ....

mevlana hazretlerinin her günü kadr gecesi gibi
(KENDİ YOKLUĞUNU HİSSEDİP VAR OLANIN SADECE ALLAH OLDUĞUNU...
YAŞAMAK) ALLAH HERKESE NASİP ETSİN

BUGÜN AHMED BENİM

Mevlâna Celâleddin-î Rûmî
Bugün Ahmed benim,
Ama dünkü Ahmed değil!
Bugün Anka benim,
Ama yemle beslenen kuşcağız değil.
“Enel hak” kadehiyle bir yudum içen, sızdı tanrılık şarabından;
Şişelerle, küplerle içtim ben, yine sızmadım.
Ben sultanların aradığı sultan,
Ben hacetler kıblesiyim.
Gönlün kıblesiyim ben.
Ben Cuma mescidi değilim;
İnsanlık mescidiyim ben.
Ben saf aynayım, sırrım dökülmemiş, paslanmamışım.
Ben kin dolu bir gönül değilim, Tur-i Sina’nın gönlüyüm ben.
Üzüm sarhoşluğu değil benim sarhoşluğum,
Benim sarhoşluğumun sonu yok.
Tarhana çorbası içmem ben,
Can yemeği yerim; içerim can şerbeti.
İşte sararttı seni bir gümüş bedenlinin özlemi, altın haline geldin artık.
Sen altına âşıksın, altın benim rengime âşık.
Gönlü saf sufiyim ben,
Benim tekkem alem; medresem dünya benim.
Değilim abalı sufilerden.
İster yakarış eri ol sen, meyhane eri istersen;
Bundan sanki ne çıkar?
Yok Cumartesi imiş, yok Cuma imiş, bence ne farkı var?
Gerçeğin tadını alan er,
Ne altına aldırış eder,
Ne kalender tacına bakar.
Ne tasası vardır, ne kini.
Ey Tebrizli hak Şemsi,
Yüzünü göstermeseydin sen, yoksul çaresiz kalırdı kulun,
Ne gönlü olurdu, ne dini...
Kerâmet kesreti savm-u salât ile bulunmaz,Ana derler kerâmet ki, baka didâra doğru.


ALLAH LAYIKIYLA YAŞAMAYI NASİP ETSİN
CÜMLE KAİNATIN DUALARI KABUL OLSUN
KADRINIZ KUTLU OLSUN..

4 Eylül 2009 Cuma

cuma sohbetleri 33 KELEBEK


Bir gün, kırlarda gezintiye çıkan bir adam, kenara oturduğu otlardan birinin dalında, küçük bir kozanın varlığını fark etti. Koza ha açıldı ha açılacak gibiydi. Adam, bunun bir kelebek kozası olduğunu tahmin ediyordu. Böyle bir firsat bir daha ele geçmez diye düşündü; ve bir kelebeğin dünya yüzü gördüğü ilk dakikalara şahit olmak istedi. Dakikalar dakikaları kovaladı, saatler geçmeye başladı, ama henüz kelebeğin küçük bedeni o delikten çıkmadı.
Sanki, kelebeğin dışarı çıkmak için çaba harcamaktan vazgeçmiş olabileceğini düşündü. Sanki kelebek elinden gelen her şeyi yapmış da, artık yapabileceği bir sey kalmamış gibi geldi ona.

Bu yüzden, kelebeğe yardımcı olmaya karar verdi: cebindeki küçük çakıyı çıkarıp kozadaki deliği bir cerrah titizliğiyle büyütmeye başladı. Böylece, bir-iki dakika içinde kelebek kolayca dışarı çıkıverdi. Fakat bedeni kuru ve küçücük, kanatları buruş buruştu.

Adam kelebeği izlemeye devam etti; çünkü kanatlarının her an açılıp genişleyeceğini ve narin bedenini taşıyacak kadar güçleneceğini umuyordu. Ama bunlardan hiçbiri olmadi.

Kelebek, hayatının geri kalanını, kurumuş bir beden ve buruşmuş kanatlarla yerde sürünerek geçirdi. Ne kadar denese de, asla uçamadı. Adamın bütün iyi niyetine ve yardımseverliğine rağmen anlayamadığı şey , kozanın kısıtlayıcılığının ve buna karşılık kelebeğin daracık bir delikten dışarı çıkmak için gereken çabanın, Allah'in kelebeğin bedenindeki sıvıyı onun kanatlarına göndermek ve bu sayede kozanın kısıtlayıcılığından kurtulduğu anda onun uçmasını sağlamak için seçtiği bir yol olduğuydu.

Bu gerçeği öğrendiğinde, hayat boyu unutamayacağı bir şey de ögrenmişti: Bazen, hayatta tam olarak ihtiyaç duydugumuz sey, çabalardır. Eğer Allah, hayatta herhangi bir çaba olmadan ilerlememize izin verseydi, o zaman, bir anlamda sakat kalırdık. Olabileceğimiz kadar güçlenemezdik o zaman. Ve asla uçamazdık..
HAYIRLI CUMALAR VE SEVGİLER....

28 Ağustos 2009 Cuma

CUMA SOHBETLERİ 32 yılanla dost olunmaz

Eski bir hikâye ama hatırlamakta yarar var;
Zamanın birinde bir oduncu, ormanda odun keserken çalı arasında bir yılana rastlamış. Elindeki baltayı kaldırıp yılanın başını vurmak üzereyken bir an göz göze gelmiş. Yaratana olan aşkı "yılan bile olsa" yaratılana yansımış ve yılanı vurmaya kıyamamış.

Yılan da duygulanmış, dile gelmiş.
"Ey insanoğlu, sen bana kıyamadın, ben de sana bir iyilik edeceğim"demiş. Bir kör kuyuya dalmış ve kaybolmuş. Biraz sonra ağzında bir altın lira ile dönmüş ve oduncuya uzatmış. "Bundan böyle ömür boyu sana her gün bir altın lira vereceğim.
"Oduncu altını bozdurmuş ve evinde o gün şenlik olmuş. Hiç kimseye olan biteni anlatmamış, ailesi dâhil. Herkes sadece oduncunun çok çalıştığı için durumunun düzeldiğini zannetmiş.
Yıllar boyu her gün o kör kuyunun başına gitmiş, yılan ile buluşmuş ve altınını almış.
Gel zaman git zaman, oduncu ağır hastalanmış. Kuyunun başına gidemez olmuş. Birkaç gün geçince bolluğa alışmış evinde darlık başlamış.

Oduncu oğlunu yanına çağırmış ve yılanın sırrını anlatmış.
"Git kör kuyunun başına ve oğlum olduğunu söyle, yılan sana altın verecek" demiş.
Oğlu inanmamış ama gitmiş, yılan önce saklanmış, sonra ortaya çıkmış. Onun oduncunun oğlu olduğuna iyice kanaat getirince de kuyuya inip bir altın getirmiş. Oğlan önce inanmadığı hikâyenin gerçek olduğunu görünce hırsa kapılmış, kim bilir daha ne kadar altın var kuyudan içeride demiş. Hırsla yılanı öldürmek için bir hamle yapmış, ıskalamış ama yılanın kuyruğunu koparmış. Yılan da can havliyle dönüp oğlanı sokmuş ve öldürmüş. Akşam yaklaşıp da oğlu gelmeyince oduncu iyice endişelenmiş. Hasta yatağından sürünerek bile olsa kalkmış.
Kuyunun başına gitmiş ki oğlu cansız yatıyor. Yılan o arada görünmüş ki, kuyruğu yok ve kanlar içinde..
Oduncu durumu anlamış ve çok üzülmüş. Canının parçası oğlu yerde cansız, yıllardır velinimeti olan yılan yaralı...
- "Hatalı olan oğlum olmalı demiş ve yılandan özür dilemiş. Tekrar dost olalım" demiş...

Yılan ise acı acı gülümsemiş;
- Çok isterdim ama... Sende bu evlat acısı, bende de bu kuyruk acısı varken biz artık dost olamayız.

vesselam ...
hayırlı ramazanlar....

20 Ağustos 2009 Perşembe

cuma sohbetleri 31 HACI RIFKI



Vakit gece yarısı... Ortada ses sada yok... Uzaktan bir iki köpek havlaması duyuluyor o kadar. Rıfkı amcanın yüreği kıpır kıpır... Akşam üzeri hac işlemini birlikte yaptırdığı müstakbel hacı arkadaşlarıyla vedalaşmış, evine gidiyor. Birkaç gün sonra Allah nasip ederse mukaddes topraklara doğru yola çıkacakla. Bu duyguyu ailesi ve çocuklarıyla paylaşmak için aceleci... Tenha sokakta ilerlerken, loş ışığı henüz sönmemiş bir evin önüne geldiğinde pis bir koku burnunun direğini kırıyor. Öyle pis koku ki, midesi bulanıyor. "Üüffff!" diyor gayri ihtiyari, "Bu ne pis bir koku Allahım. Leş kokusu bu be...

"Koku sebebiyle sağına soluna bakınırken loş ışıklı pencereden bir ses duyuyor ağlamaklı:

- Anne pişmedi mi daha? Durup içeriye kulak kabartıyor.

- Az daha sabret yavrum. Az kaldı. Bir başka çocuk sesi. Diğer kardeşi olmalı.

- Anne çok acıktım. - Tamam kızım pişiyor işte.

Pis koku insanın midesini bulandırıyor. Öğürmemek için çaba gerek.Peki yavrularını teselli etmek isteyen annenin sesindeki mahzunluğa ne demeli...

Rıfkı amca duramıyor:"Ben altmış yaşıma gelmiş bir ihtiyarım.

Merak ettim yahu. Bir gidip soracağım." diyor kendi kendine.

O zamanlar terör nerde, öyle anarşist nerde? Kimin aklına gelir art niyet... Üstelik biraz araştırsan herkes birbirini tanır. Hele Rıfkı amca ki, Erzurum'da bilmeyen çıkmaz. Biraz da bu cesaretle burnunun direği kırılsa da çalıyor kapıyı. Bir iki tıklatıyor tabii. Sonunda kapı çekingen bir şekilde gıcırtıyla açılıyor. Tamam işte, o leş kokusu içerden geliyor. Ama artık merak, kokuyu bastırmıştır. Kapı aralındı işte. Gencecik bir gelin. Otuz otuzbeş yaşlarında. Yüzüne yaşmak denilen cilbabını çekmiş kapı aralığından soruyor:

- Kim o?

- Benim kızım, ismim Rıfkı.

- Ne istersiniz?

- Yoldan geçiyordum. Sesler duydum. Halinizi merak ettim yavrum. Müsaade ederseniz bu meraktan kurtulmak istiyorum. O esnada zaten çocuklar da annelerinin eteğinden tutarak kapı aralığından bu meçhul adama bakıyorlar, niçin geldiğini anlamak istercesine... Rıfkı amca üstleri başlan loş ışıkta bile perperişan olan bu çocukların halini görünce koyveriyor kendini. Dünyası allak bullak oluyor. Ne haccın sevinci kalıyor yüreğinde, ne az önceki manevi heyecan. O yürek şimdi bir sorumlulukla sarsılıyor. Bir mü'min olarak, bu gece vakti iki küçük çocukla bu tenha sokakta loş ışığın altında hayat mücadelesi veren bu sahipsiz genç kadının halinden sorumlu hissediyor kendini.

- Kimin kimsen yok mu kızım?

- Yok amca. Kocam öleli iyice naçar kaldım.

- Evine misafir olabilir miyim?

-Buyur gel ama... Cümlenin sonundaki "ama"nın ne anlama geldiğini çok iyi biliyor Rıfkı amca. "Ne oturtacak misafir odam var, ne ikram edecek bir kahvem" denilmek isteniyor. Ne fark ederdi ki, Rıfkı amca ne misafir köşesine kurulmak ne de kahve içmek istiyor. Onun tek derdi bu kimsesiz ailenin halini öğrenmek. Öğreniyor tabi. Yüreği kıyım kıyım kıyılarak öğreniyor. Kapıdan içeri girer girmez dayanamayıp soruyor: - Kızım bu pis koku ne Allasen. Susuyor genç kadın. Dudaklan titriyor. Gözlerinden aşağı inen yaşları fazla saklayamıyor. Başını kaldırıp şöyle bir bakıyor, gece yarısı belki de Allah tarafından gönderilen nur yüzlü ihtiyara.

- Söyle yavrum çekinme söyle...

- Ölmüş köpek eti amca... Ardından hıçkırıklarını koyveriyor anne. Başını Rıfkı amcanın omuzuna koyup babasına sarılır gibi çaresizliğini anlatıyor:

- Çocuklarım aç amca. Kimsem yok. Kime gideydim? Rıfkı amca taş mı sanki? Kim dayanır o hale? Koskoca adam, çocukluğundan beri ilk kez hıçkırarak ağlıyor, hem de çocuklar gibi:

-Allahım affet... Allahım affet!.. Çocuklar melül melül annesiyle birlikte ağlayan ak saçlı adamın yüzünden aşağı süzülen yaşlara bakadursunlar Rıfkı amca ani bir kararla anneyi omuzundan tutuyor:

-Tamam kızım, artık ben yanındayım. Sen benim kızımsın, bunlar da torunlarım. Hemen indir o leşi ocaktan. Bekleyin ben yarım saate kalmaz gelirim. Kimsede konuşacak hal yok. Rıfkı amca kapıdan çıkar çıkmaz, ardından atlı kovalarcasına koşuyor. Hem koşuyor hem söyleniyor:

- Hacca gitmiyorum bu sene... Hacca gitmiyorum... Allahım affet... Hacca gitmiyorum... Kendi evine vardığında evdekilerin yüreği ağzına geliyor. Eyvah, babalarına ne oldu? Öyle ya Rıfkı amcanın göğsü körük gibi inip kalkıyor.

- Baba, bu ne hal.

- Hemen dediğimi yapın!

- Tamam da baba? Ardından talimatlar yağdırıyor herkese:

-Hanım, kullanmadığın ne kadar tabak çanak varsa hepsini çıkart. Yastık yorgan, halı kilim ne varsa çıkartın. Bu telaş üzerine Rıfkı amcanın diğer çocukları da başına üşüşüyor. Ama baba bu. Kimse bir isteğim ikileyemez. Öyle bir saygı var o zaman. Rıfkı amca, hem ağlıyor hem oğluna kızına torunlarına emirler yağdırıyor tatlı tatlı:

- Sen badana boya için kireç vs tedarik et; sen keser çekiç çivi falan ayarla. Sizler yastık yorgan çarşaf çıkartın. Sen un yağ şeker gibi erzak hazırla... Haydi hemen yola çıkacağız!

- "Eyvaah" diyor aile, "Rıfkı amca hac sevdasıyla aklını oynattı." Çünkü gece gündüz hac için hazırlık yapan bu adam birden ne oldu da bu hale geldi? "Tamam bu iş burda bitti" diyor aile. Ama bakalım ne olacak? Yarım saat sonra baba önde, yastık yorgan, mala çekiç, tencere tabak, ailesi ardında. Rıfkı amca yine aynı heyecanla kapıyı tıklatıyor ."Geldik yavrum, geldik!" diyor. Rıfkı amcanın ailesi gördüğü manzara karşısında şaşkın. Herkes nerdeyse küçük dilini yutacak. Ama az sonra işin sırrı anlaşılıyor. Bu kez görev taksimatı hemen aracıkta yapılıyor. Mağdur anne ve çocukları hemen Rıfkı amcanın evine misafir olarak götürülüyor. Çocukların yemekleri hazırlanacak. Güzelce yıkanıp temizlenecek ve karınları doyurulacak. Orda kalanlar da kadıncağızın evini oturacak hale getirecekler. Sabaha kadar evin altı üstüne getiriliyor. Biri kapıyı pencereyi tamir ediyor. Biri boyayı badanayı başlatıyor. Yastıklar yorganlar yerleştiriliyor. Kilimler seriliyor. Ev sabaha bayram evi gibi hazırlanıyor. Üstelik o gürültüyü ne bir komşu duyuyor, ne kimse rahatsız oluyor, hayret!.. Sabah ezanlanyla birlikte herşey tamam... Rıfkı amca ertesi gün huzura kavuşmuş, belli... Sakinleşmiş halde, çocukları tekrar evinde ziyaret ediyor. Erzak getirilmiş çuval çuval... Ayrıca hacca gitmek için ayırdığı parayı da genç anneye teslim ediyor.

- Amca Allah senden razı olsun. Allah gönlüne göre versin.

Birkaç gün sonra... Hacı adayları yola revan oluyorlar... Rıfkı amca arkadaşlarını yolcu ederken bir garip halde. O mübarek topraklara gidemediği için yüreği buruk. Gerçi çaresiz bir annenin imdadına yetiştiği için de huzurlu. Bu garip duygularla yol arkadaşlarını uğurlayıp, mahzun bir şekilde arkalarından el sallarken, Rıfkı amcanın çocukları, babalarının bu haline doğrusu çok üzülüyorlar. İkibuçuk ay boyunca hacdan dönen arkadaşlarının yolunu gözlüyor Rıfkı amca. Hiç olmazsa onlardan dinleyecek o mübarek yerleri... Ama Rıfkı amcanın ailesi bir kere daha şaşıracak. Çünkü hacdan dönen arkadaşlarının soluk aldığı ilk yer Rıfkı amcanın evi. Herkes Rıfkı amcaya gelip, hürmetle elini öpmek için eğiliyor. Rıfkı amca bile şaşkın:

- Hayırdır, hacdan dönen sizsiniz. Ben size gelecekken?

- Sen oradaydın. Bizden sonra nasıl gittin? Bizden önce nasıl döndün sen oradan? Hacı Rıfkı?

- Yanılmış olmayasınız.

- Nasıl yanılırız Hacı Rıfkı, Bize bu yeşil akikleri hediye vermedin mi? Rıfkı amcanın buğulu gözleri uzak ufuklara dalıp giderken, hacı arkadaşları hala, ellerindeki yeşil akikleri Rıfkı amcaya gösterip onu inandırmaya çalışıyorlardı.............,
vesselam


hayırlı ramazanlar........
hayırlı günler diliyorum ......

7 Ağustos 2009 Cuma

CUMA SOHBETLERİ 30 CIRCIR BÖCEĞİ


Bir gün New-York'ta bir grup iş arkadaşı, yemek molasında dışarıya çıkar. Gruptan biri, bir Kızılderili'dir. Yolda yürürken insan kalabalığı, siren sesleri, yoldaki iş makinelerinin çıkardığı gürültü ve korna sesleri arasında ilerlerken, Kızılderili, kulağına cırcır böceği sesinin geldiğini söyleyerek cırcır aramaya başlar.

Arkadaşları, bu kadar gürültünün arasında bu sesi duyamayacağını, kendisinin öyle zannettiğini söyleyip yollarına devam eder. Aralarından bir tanesi inanmasa da, onunla aramaya devam eder. Kızılderili, yolun karşı tarafına doğru yürür, arkadaşı da onu takip eder.


Binaların arasındaki bir tutam yeşilliğin arasında gerçekten bir cırcır böceği bulurlar.


Arkadaşı, Kızılderili'ye: "Senin insanüstü güçlerin var. Bu sesi nasıl duydun?" diye sorar.




Kızılderili ise; bu sesi duymak için insanüstü güçlere sahip olmaya gerek olmadığını söyleyerek, arkadaşına kendisini takip etmesini söyler.


Kaldırıma geçerler ve Kızılderili cebinden çıkardığı bozuk parayı kaldırımda yuvarlar. Birçok insan, bozuk para sesini duyunca sesin geldiği tarafa bakarak, onun ceplerinden düşüp düşmediğini kontrol eder.
Kızılderili, arkadaşına dönerek:


"Önemli olan, nelere değer verdiğin ve neleri önemsediğindir. Her şeyi ona göre duyar, görür ve hissedersin." der.
HAYIRLI CUMALAR VE GÜZEL HAFTA SONLARI ..

31 Temmuz 2009 Cuma

cuma sohbetleri 29 HİDDET

Adam yeni otomobiline bakmak için evinden çıktığında, 3 yaşındaki oğlunun gayet mutlu bir biçimde elindeki çekiçle, kamyonunun kaportasını mahvettiğini görmüş.
Pat pat cekici vurup duruyor kaportaya...
Hemen oğlunun yanına koşmuş ve çocuğun elinden cekici alıp o hiddetle oğlunun eline çekiçle vurmaya başlamış. 3 -4 defa vurduktan sonra kendine gelip bırakmış çekici ve oğlunu hemen hastaneye götürmüş.
Doktor çocuğun kırılan kemiklerini kurtarmaya çalıştıysa da, elinden birşey gelmemiş ve çocuğun iki elinin parmaklannı kesmek zorunda kalmış.Çocuk ameliyattan çıkıp, gözlerini açtığında, bandajlı ellerini farketmiş ve gayet masum bir ifadeyle,
"Babacığım, arabana zarar verdiğim için çok üzgünüm" demiş ve sonra babasına şu soruyu sormuş:
"Parmaklanm ne zaman yeniden çıkacak?"Babası eve dönmüş ve o gün intihar etmiş....
Bu gercek bir olaydır. Yaşanmış ve belki de bizlerinde yaşayabileceği bi durum.
Verilen tepki çok düşüncesizce ve sert. Ama sertliği, olayın geri dönülmez noktaya geldigi sonradan anlaşılıyor.Birisi masaya süt döktüğünde ya da bir bebeğin ağladığını işittiğinizde bu öyküyü anımsayın.
Çok sevdiğiniz birine karşı sabrınızı yitirdiğinizi anladığınızda, önce biraz düşünün. Otomobiller onarılabilir, ama kırılan kemikler ve incinen duygular hiçbir zaman onarılamaz ;
Genellikle kişiyle performansı arasındaki farkı göremeyiz.

İnsan hata yapar.Hepimiz hata yaparız. Fakat öfkeyle ve düşünmeden yapılan şeyler, insanı sonsuza kadar rahatsız eder. Durun ve düşünün.Harekete geçmeden önce düşünün. Sabırlı olun.Anlayış gösterin ve sevin.

hayırlı cumalar ve iyi hafta sonları

10 Temmuz 2009 Cuma

CUMA SOHBETLERİ 28 GÜVEN VE DERS

İş adamının işleri bozulmuştu. Ne yaptıysa olmuyordu. Bir zamanlar çok başarılı bir insan olmasına rağmen şimdi büyük olan sadece borçlarıydı. Bir taraftan kredi verenler onu sıkıştırırken, diğer taraftan da bir sürü insan ödeme bekliyordu. Çok bunalmıştı ve hiçbir çıkış yolu bulamıyordu. Nefes almak için parka gitti. Bir banka oturdu, başını ellerinin arasına aldı ve bu durumdan nasıl kurtulacağını düşünmeye başladı.

Tam bu sırada birden, önünde yaşlı bir adam durdu. 'Çok üzgün görünüyorsun. Seni rahatsız eden bir şey olduğu belli… Benimle Paylaşmak ister misin?' diye sordu yaşlı adam. İşadamının yakınmalarını dinledikten sonra da, 'Sana yardım edebilirim' dedi. Çek defterini çıkardı. İşadamının adını sordu ve ona bir çek yazdı. Çeki ona verirken de şöyle dedi: 'Bu para senin. Bir yıl sonra seninle burada buluştuğumuzda bana olan borcunu ödersin. Hadi al' dedi. Ve yaşlı adam geldiği gibi hızla gözden kayboldu.

İşadamı elindeki çeke baktı. Çekte 500 bin dolar yazıyordu ve imza ise John Rockefeller'e aitti, yani o gün için dünyanın en zengin adamına. 'Tüm borçlarımı hemen ödeyebilirim' diye düşündü. John Rockefeller'e ait bu çekle her şeyi çözebilirdi. Ama çeki bozdurmaktan vazgeçti. Bu değerli çeki kasasına koydu. Onun kasasında olduğunu bilmenin güveniyle yepyeni bir iyimserlikle işine tekrar dört elle sarıldı. Büyük küçük demeden tüm işleri değerlendirmeye başladı. Ödeme planlarını yeniden yapılandırdı. İyi yapılan işler yeni işleri doğurdu. Birkaç ay sonra tekrar işlerini yoluna koyabilmişti.

Takip eden aylarda ise borçlarından tümüyle kurtulup hatta para kazanmaya başlamıştı. Tüm bir yıl boyunca çalıştı durdu. Tam bir yıl sonra, elinde bozulmamış çek ile parka gitti. Kararlaştırılmış saatin gelmesini bekledi. Tam zamanında yaşlı adamın hızla ona doğru geldiğini gördü. Tam ona çekini geri verip başarı öyküsünü paylaşacakken bir hemşire koşarak geldi ve adamı yakaladı. Hemşire 'Onu bulduğuma çok sevindim, umarım sizi rahatsız etmemiştir' dedi. 'Çünkü bu bey sürekli olarak huzur evinden kaçıp, bu parka geliyor. Herkese kendisinin John Rockfeller olduğunu söylüyor' diye ekledi. Hemşire adamın koluna girip onunla birlikte uzaklaştı.



İşadamı şaşkın bir şekilde öylece durdu kaldı. Sanki donmuştu. Tüm yıl boyunca arkasında yarım milyon dolar olduğuna inanarak işler almış, yapmış ve satmıştı. Birden, hayatının akışının değiştiren şeyin para olmadığını fark etti.



Hayatını değiştirenin yeniden kendinde bulduğu kendine güven ve inançtı. başarının sırrı, kasamızda duran değil, kendi kalbimizde ve kafamızda olanlardır. Başka yerde aramaya gerek yok

26 Haziran 2009 Cuma

CUMA SOHBETLERİ 27 OK YAY VE HEDEF



Bir japon ok ustası öğrencisine ; 'sonuna kadar gerilmiş bir yay,tüm evreni içine almış demektir.işte bunun için yayı doğru biçimde germeyi öğrenmek çok önemlidir' der.. Zen okçuları ise,yayı doğru gerebilmek için vücudun gergin olmamasını,aksine ,bir bebeğin parmağı tutması gibi kuvvetli fakat yumuşak ve amaçsız olmayı öğütler...


Çünkü ; Doğru yolda amaç güdülmez... Hedefi vuracağım diye ne kadar çabalarsanız o kadar başarısızlıkla karşılaşacaksınız. amaçtan o kadar uzaklaşmış olursunuz çünkü amaç hedefi vurmak değildir,hedefe bizzat ulaşmak nihayetinde hedef olmaktır.. Bir şeyi başarma tutkunuz yolunuza çıkmış en büyük engeldir...

Zen , hedef gütmeyi zihinden silerken,hedefe giderken aradaki tüm amaçları kardırmayı öğretiyor. Ok ve yayı dahi... Onların hareketin en yüksek kertesi hareketsizlik..

Belâgatin en yüksek kertesi suskunluktur gibi...
Büyük usta isimli öyküde ustanın öğrencisine verdiği ders anlatılır ;
yeryüzündeki en iyi okçu olmayı hedefleyen yetenekli fakat genç adam,yaşayan en büyük yay ustasını aramaya koyulur.Sonunda bulduğu usta öyle ihtiyardır ki gözleri neredeyse hiç görmez,kamburluktan saçı sakalı yere değer..

Okçulukta sandığım kadar usta olup olmadıımı ölçmek için buraya geldim der genç adam ustaya ..Ve genç adam, yayına yerleştirdiği tek ok ile oradan geçen kuş sürüsünden beşini yere yere düşürür..

Üstad hoş gören bir tavırla gülümser ve konuşur ; ''sadece ok ve yayla nişan almak denir buna.. hedefe oksuz yaysız isabet etmeyi öğrenemedin'' der...


Az ötede eski hikayelerde anlatılan üç bin endaze derinlikteki uçuruma seğirtir. Bu uçurumun en ucundaki yerinde oynayan bir kaya parçasının üzerine çıkan Kan Ying usta, çok yükseklerde uçan bir akbabayı gözleriyle takip etmeye başlar.. elleri boştur.. Görünmeyen bir yayın üzerine görünmeyen bir ok yerleştirir. Üstad yayı yeterince gerip bıraktığında genç adam bir ıslık sesi duyar gibi olur. Ak baba uçamaz haldedir. Çünkü usta, kudreti, noktaya yönlendirmek için ok'a ve yay'a gerek duymamaktadır...
HERKESE HAYIRLI CUMALAR VE HAFTA SONLARI

19 Haziran 2009 Cuma

CUMA SOHBETLERİ 26 HIZIR (a.s)!..


Ramazan.. Cuma günü.. Cuma vakti.. Cemaat tek tük camiye gitmekte..

İmam kürsüde..
Girenlerin arasında. O… Hızır.. Hızır (a.s.) da genç ihtiyar arasında onlardan biri gibi gidiyor bir köşeye oturuyor.
Kürsüde imam sohbete başlıyor. Hızır’ın (a.s.) yanına kırklı yaşlarında bir adam gelip oturuyor. Cami yavaş yavaş dolmakta… Adam, bir müddet sonra uyuklar bir vaziyette sallanıyor, ha uyudu ha uyuyacak.

Hızır (a.s.) adamı dürtükleyerek “Uyuyacaksın” der.

Adam: - Uyumam beni rahat bırak.. Hızır (a.s.) ses etmez, ancak ezan okundu okunacak, adam ha uyudu ha uyuyacak, bir daha dürtükleyerek;

Uyuyacaksın dedim” der. Adam: - Bende sana uyumam, beni rahat bırak dedim.

Hızır olduğunu söylerim, buradan çıkamazsın.

Bu kalabalık sakalında bir tel bırakmaz. Hızır (a.s.) susar ve gözlerini kapar, boynunu büker


ALLAH’a yönelerek: - Ya Rabbim! Bu nasıl iştir. Bu kulun benim kim olduğumu bildi. Bu nasıl iştir ki bendeki listede bunun ismi yok.”

Cevap gelir: - Sana verilen listede beni sevenlerin isimleri var.

O ise benim sevdiklerimden…..

hayırlı cumalar ...

hayırlı hafta sonları!..

11 Haziran 2009 Perşembe

cuma sohbetleri 25 karışmam allahın işine!!

Karışmam Allahın İşine
Baba erenler bir gün hamama gitmiş. Güzelce yıkanmış, temizlenmiş, göbek taşına uzanıp keyif çatmaya başlamış. Derken, gözü hamamın içinde dolaşan, milletin ayakları altında ezilen hamam böceklerine takılmış. Bektaşi ister istemez düşünmüş ve içinden Allah'a seslenmiş: Yüce Allah'ım, hikmetinden sual olunmaz, lakin ne diye şu hamam böceklerini yarattın? Zavallı hayvanlar, hepsi de kara kuru, çirkin, hiçbir işe yaramaz. Bir de böyle hamam köşelerinde ordan oraya koştururlar, çile çekerler, ayak altında ezilirler.
Bektaşi biraz daha fikredip hamam sefasını tamamlamış ve evine dönmüş.
Aradan haftalar geçmiş. Bir gün baba erenlerin kaba etinde bir kaşınma başlamıs. Ama ne kaşınma ! Önce tatlı tatlı kaşınırken, bektaşi artık dayanamaz olmuş. Kaşındıkca kaşınmış, kaba etleri yara bere içinde kalmış. İş zevk vermekten çıkıp adeta bir işkenceye donüşmüs.
Erenler artık sırtüstü yatamaz, oturamaz olmus. Tanıdığı ne kadar doktor varsa hepsine kaba etlerini göstermiş, bir çare bulamamışlar.
Bektaşi canı acıya acıya kaba etlerini ovalıyor, resmen şakır şakır kan akıyormuş. Sonunda, al canımı ya Allah diye dualar etmiş. Nihayet baba erenlere şifalı otlar kullanarak her hastalığı iyileştiren bir kocakarıyı tavsiye etmişler.
Erenler, çaresiz, kadını cağırmış, cılk yara olan kaba etini ona da gostermiş. Kadın, Bektaşiye, " derhal uşağını hamama gönder. Bulabildiği kadar hamam böceği toplasın", demiş.
Söylediğini yapmışlar. Şifacı kadın getirilen böcekleri bir tokaçla güzelce ezmiş. İçine çesitli otlar katmış, macun kıvamında bir merhem hazırlamış, bektaşinin kaba etlerine sürmüş. "Bu merhemi iki hafta boyunca düzenli kullanırsanız hiçbir şeyiniz kalmaz" demiş ve gitmiş.
Hakikaten birkaç hafta sonra bektaşi tamamen iyileşmiş. İyileştikten sonra bektaşi bir iş gereği deniz Yolculuğuna çıkmış. Gemi güzel güzel ilerlerken birden fırtına kopmuş. Dev gibi dalgalar gemiyi sanki bir fındık kabuğu gibi ordan oraya savurmaya başlamış.Kaptan duruma bakmış, yolcuları çağırmış ve onlara seslenmiş: Bu fırtınaya dayanamayız. İşimiz Allah'a kaldı ! Herkes dua etsin, belki yüce Allah halımıze acır, fırtınayı uzaklaştırır. Bunun üzerine yolcular bildikleri bütün duaları okumuşlar. Kimisi adaklar adıyor, kimisi eğer kurtulursa yüzlerce fakiri doyuracağını falan söylüyormuş. İçlerinde sadece baba erenler, diğer yolculara aldırmadan bir kenarda fırtınayı seyrediyormuş.
Bunu gören kaptan, bektaşiyi azarlamış: - Bre zındık, herkes dualar ediyor, sen niye bize katılmıyorsun?
O zaman erenler cevabı yapıştırmış:- Bak, kaptan efendi, ben cenab-ı Allah'ın işine bir defa karıştım, aylarca k.mın üstüne oturamadım!. Bundan sonra asla işine karışmam. Gemi onun, ister batırır, ister çıkarır.

hayırlı cumalar hayırlı hafta sonları

5 Haziran 2009 Cuma

cuma sohbetleri 24 AĞA

Köyün ağasıydı, dededen, babadan kalma bir zenginlikti onunki. Malları da, namı da ata yadigârıydı. Varsın olsun. Ona göre, sorun yoktu. Zira, onu köyün bir numaralı adamı yapmaya yetecek kadar malı da vardı, namı da...
Ağa demek, bir bakıma, köyün padişahı demekti. Sözünün üstüne söz gelmezdi. Hele bir gelsin; getiren ya anında özür diler, ya derhal karşısından kalkardı. Hele kalkmasın; başkaları kaldırırdı. Hele kaldırmasınlar; ağa yapacağını bilirdi. Önünde yürüyen de olmazdı, ardından konuşan da. “Ağa”ydı bugüne bugün. Köy küçüktü gerçi, ama ağa büyük adamdı.
Herşey iyi hoştu da, ağanın ağzının tadını kaçıran bir sorun vardı. O da hallolsa, hiçbir sorun kalmayacaktı. Ağa, köyün imamından yana dertliydi. Gerçi kendisinin namaz-niyazla fazlaca işi yoktu. Allah'ını bildiğini, çok sevdiğini söyler; “Yalnız, Allah'la kul arasına girmeye gerek yok” diye eklerdi. Namaz, onunla Allah'ı arasında bir meseleydi.
Yine de, köyün camisine hiç uğramamak olmazdı. “Gavur değiliz herhalde.” Ağa, her Cuma günü en yeni giysilerini giyer, abdestini alır, etrafına toplananların önüne düşer, caminin yolunu tutardı. Yolda beride görenler selam verir, cami kapısında ise köylüler ona yol açarlardı. O da selamları karşılar, kendisine açılan yoldan gururlu bir eda ile ilerler ve en ön safa kurulurdu. Bu arada, kendi safındakilerden bir adım ileride durmayı da unutmazdı.
Buraya kadar sorun çıkmazdı da, sorun bundan sonra başlardı. Zira, hutbesini bitirir bitirmez minberden inen imam, kalabalığı yara yara öne doğru ilerler, tam da ağanın önüne yerleşirdi.
Her Cuma tekrar tekrar yaşanan bu durum ağayı elbette memnun etmiyordu. Ağalık otoritesini rencide eden bu durum, ağa kadar, oğlunun da canını sıkıyor olmalıydı ki, bir keresinde, “Niye babamın önüne geçiyorsun?” diye çıkışmıştı imama. İmam oğlunun bu densizliğini ağaya açınca, ağa da ağzındaki baklayı çıkarmadan rahat etmemişti. “Oğlan yanlış yapmış imam efendi, ama sen de fazla önümde duruyorsun. Bu işi düzeltmek lâzım.”
Bu görüşmenin üstünden çok zaman geçmeden, sorun, hiçbir ilave sorun çıkmadan çözülüverdi. Ağa, en sonunda, muradına erdi. Artık en öndeydi, üstelik hiç itiraz eden de yoktu. İmam dahil.

İmam, “Er kişi niyetine!” diyerek cenaze namazına çoktan başlamıştı bile
HAYIRLI CUMALAR HAYIRLI HAFTA SONLARI!!!!

29 Mayıs 2009 Cuma

cuma sohbetleri 23 FATİH (FETİH)


iSTANBUL ELBETTE FETHOLUCAKTIR.
ONU FETHEDEN KOMUTAN NE GÜZEL KOMUTAN
ONU FETHEDEN ASKER NE GÜZEL ASKER"


MÜJDESİNE MAZHER OLAN HZ FATİH VE ASKERLERİ
BİZE CENNET BAHÇELERİNİ HEDİYE ETTİLER


Fatih Sultan Mehmet,Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'e karşı duyduğu derin muhabbetini,en güzel biçimde İstanbul'un fethinde ortaya koymuştur.

Fethin hazırlık aşamasında,Rumeli Hisarı'nı,

O nun güzel ismi ''Muhammed''in arapça yazılışına göre inşa ettirmiş ...

Hatta kendiside yapımı sırasında bizzat taş taşımıştır.


İSTANBUL GÜZEL ŞEHİR BOĞAZDA İNCİ BİR KOLYE ....
hayırlı cumalar hayırlı hafta sonları

22 Mayıs 2009 Cuma

cuma sohbetleri 22 görebilmek



Adamın biri ilk defa gittiği küçük bir kasabada duran bir arabanın yanına sokulmuş ve arka koltukta tek başına oturan çocuğa;

- Buranın yabancısıyım, demiş.

Parkın hemen yanı başındaki fırını arıyorum, çok yakın olduğunu söylediler..

Çocuk arabanın penceresini açtıktan sonra;

Ben de buraya ilk defa geliyorum, demiş. Ama sağ tarafa gitmeniz gerekiyor herhalde..Adam çocuğun yabancı olmasına rağmen bunu nasıl anladığını sormuş ister istemez.

- Ihlamur çiçeklerinin kokusunu duymuyor musunuz? diye gülümsemiş çocuk. Kuş cıvıltıları oradan geliyor zaten.

- İyi ama, demiş adam, bunların parktan değil de tek bir ağaçtan gelmediği ne malûm?.

-Tek bir ağaçtan bu kadar yoğun koku gelmez diye atılmış çocuk... Üstelik manolyalar da katılıyor onlara.. Hem biraz derin nefes alırsanız, fırından yeni çıkmış ekmeklerin kokusunu da duyacaksınız..Adam gözlerini hafifçe kısarak denileni yaptıktan sonra, teşekkür etmek için döndüğünde farketmiş çocuğun kör olduğunu..

Çocuk ise, konuşurken bir anda sözlerini yarıda kesmesinden anlamış adamın kendisini farkettiğini..Işığa hasret gözlerini ondan saklamaya çalışırken;

- Üç yıl önce bir kaza geçirmiştim, demiş. Görmeyi o kadar çok özledim ki!. Sizinkiler sağlam, öyle değil mi?. Adam çocuğun tarif ettiği yerde bulunan fırına doğru yönelirken;

- Artık emin değilim demiş. Emin olduğum tek şey, benden iyi gördüğündür..
Gösterdi ........... gördü anlamına gelmez

Söyledi ............. duydu anlamına gelmez

Duydu .......doğru anladı anlamına gelmez

Anladı .......... hak verdi anlamına gelmez

Hak verdi .......... inandı anlamına gelmez

İnandı ............ uyguladı anlamına gelmez

Uyguladı ...... sürdürecek anlamına gelmez


herkese hayırlı cumalar ve hafta sonları ...

19 Mayıs 2009 Salı

19 /05/1919 VE SIRLARI


ATATÜRK ne kadar manidar ne kadar akılcı ve bilimsel bir düşünce ile bu bayramı TÜRK gençliğine armağan etmiş.

NEDEN çünkü şu geliyor aklıma birden .

Allah Resulü’nün; “Ben rabbimi genç bir delikanlı suretinde gördüm” sözleri birden ikisiyle bağdaştı .

Delikanlılık, insan bedeninin en olgun, en kemâle çıkmış zirve hâlidir. O delikanlılık devresinden sonra, beden tükenişe geçer. Sıfır yaştan 18-20 yaşına kadar olan devrede tam zirveye erişilir; ondan sonra hücreler yıkılmağa başlar!. Yıkılış tabîi daha ağır gidiyor, onun için bedenin yaşamı daha değişik oluyor.
Şimdi, görülen o kemâl sûret, Rabb`in sûrete bürünmüş hâli.. O sûrete bürünmüş hâlinde ben Rabbı`mı gördüm demektir. En güzel hâlinde gördüm demektir.

EN GÜZEL HALİNDE GÖREN ZATLAR BİR ŞEKİLDE KENDİLERİNİ ÇOK GÜZEL İFADE ETMİŞ ÇOK ...........

19

mustafa kemal atatürk isminde 19 harf vardır.

doğum tarihi 1881, 19 un 99 katıdır.

1881 rumi tarihe çevrilirse 1297 çıkar. 1297, 1+2+9+7=19 dur.

1881 tarihinden 19. yy sonuna 19 yıl kalmıştır. 1881, 19 un 99 katıdır.

1900 senesinde 19 yaşındadır. 19. yy bitmektedir.

1900, 19 un 100 katıdır. 19 mayıs 1919 samsuna çıkış tarihidir.

1919, 19 un 101 katıdır. 1938 ölüm tarihidir. 1938, 19 un 102 katıdır. 1938, 19+38= 57 öldüğü yaşdır. 1938, 19x2= 38 dir.

1893 yılında selanik askeri okuluna girdi. 19 sene sonra 1893+19=1912 (09/01/1912) de trablusgarp da tobruk savaşını kazandı, binbaşı oldu.

1893+9=1902 yılında okuldan üsteğmen olarak mezun oldu. 1902+19=1921 (19/09/1921) yılında mareşal olmuştur.

16/05/1919 da samsuna hareket etmiştir. günlerden cuma dır.

1197 gün sonra (1197, 19 un 63 katıdır), 26/08/1922 de büyük taarruz başlamıştır.

1197 günde 171 (171, 19 un 9 katıdır) cuma geçmiştir.

19/05/1919 da 19 arkadaşı ile samsuna çıktı ve 38 yaşındaydı.

38, 19 un iki katıdır. 1919, 19+19=38. samsuna çıkış tarihi 1919 dan 19 sene sonra 1938 de 57 (57, 19 un 3 katıdır) yaşında öldüğünde 19 tane 19 mayıs görmüştür.

çanakkalede 57. alay komutanı oldu. sonra kendisi 19. tümeni kurdu ve komutanı oldu.

cenaze namazı 19/11/1938 de kılındı. i. inönü savaşı türk ordusunun ilk savaşıdır ve 5 gün sürmüştür.

dumlupınar meydan muharebesi kurtuluş savaşının son muharebesidir. ve 14 gün sürmüştür. 5+14=19. nüfus cüzdanı numarası 993814-b dir.

baştaki dokuz öldüğü saati, sondaki 14 yaklaşık öldüğü dakikayı ortadaki 938 ise ölüm yılını gösterir.

çanakkalede 57. alaya kumanda ederken şu emri verdi. "size ben taarruz etmeyi emretmiyorum ölmeyi emrediyorum. biz ölünceye kadar geçecek zaman içerisinde yerimizi başka kuvvetler başka kumandanlar alabilir" sözündeki toplam sözcüklerin adedi 19 dur.

"istikbal göklerdedir" cümlesindeki harfler toplamı 19 dur.

"ne mutlu türküm diyene" cümlesindeki harfler toplamı 19 dur.

BESMELE 19 HARF ÇOK İLGİNÇ GELDİİ..

BU ALLAHIN HİKMETİ ....

15 Mayıs 2009 Cuma

CUMA SOHBETLERİ 21- BİR BUÇUK DERVİŞ




Şeyh Hacı Bayram Veli`ye derviş olanlardan vergi alınmıyor...
O devirdeki kural bu!.. Zamanın padişahının Ona olan saygısından koyduğu bir kural..
Önüne gelen de bu nedenle Şeyh Hacı Bayram`dan el alıp, derviş oluyor!..
Gün geliyor, Ankara civarında kırk bin kişi Hacı Bayram Veli `ye derviş oluyor, ki artık o civarlardan vergi alınması diye bir olay söz konusu değil..
Şikâyetler ulaşınca Padişaha, o da haber yollatıyor:
-Efendim, şeyhim, durum böyle böyle!. Hakikaten bunlar dervişleriniz ise hüküm, câridir, vergi alınmayacak!. Ancak bunlar gerçekten sizin müridleriniz mi?...
"Ben size bildirirm, neticeyi " diyor Şeyh Hacı Bayram ve ilan ediyor:
-Benim bütün dervişlerim falanca gün Ankara ovasında toplansın!..
Büyük bir çadır kuruluyor, kazanlar kaynıyor, yemekler pişiriliyor...ilâhiler, dualar, zikirler...
En sonunda, Hacı Bayram Veli çıkıyor ortaya.. Diyor ki :
-Kim gerçekten bana teslim olmuşsa, dervişimse gelsin, ben onu kesip, kurban edeceğim Allah`a; ve Allah`a ulaşacak!.
Herkes bir şaşkınlık içinde!..
Topluluğun içinden bir kadın fırlıyor, arkasından da bir adam!.
-Alın içeri!. diyor.
Çadıra giriyorlar!..
Derken bir bakıyorlar toplanan dervişler, çadırdan dışarı kanlar akmağa başlıyor!.
Kanların aktığını gören, pırrr!.. Hepsi kaçışıyorlar.. Meydanda kimseler kalmıyor!..
Daha önceden çadıra gizlenen kurbanların kesilmesiyle kanlarının çadır dışına akması herkesin teslimiyet derecesini ortaya koymuştur!...
Padişaha name yazıyor, Hacı Bayram veli :
- Padişahım, benim bir buçuk dervişim var "...
Gerçek derviş , geçici dünya menfaatini şeyhinden sormaz!. Sorarsa, o daha derviş olmamıştır!. Çünkü tasavvufa girmenin amacı dünya çıkarları ya da siyaseti değildir!.. Zira Şeyhe teslimiyetin tek bir amacı vardır, o da Allah`a ermek !.

10 Mayıs 2009 Pazar

ANNELER GÜNÜ ...KUTLU OLSUN ... SEVGİLER KUCAK DOLUSU

GERÇEK GÜZELLİK
“Bebeğimi görebilir miyim?" dedi yeni anne.
Kucağına yumuşak bir bohça verildi. Mutlu anne, bebeğinin minik yüzünü görmek için kundağı açtı ve şaşkınlıktan adeta nutku tutuldu.


Anne ile bebeğini seyreden doktor hızla arkasını döndü ve camdan bakmaya başladı. Bebeğin kulakları yoktu. Muayenelerde, bebeğin duyma yetisinin etkilenmediği, sadece görünüşü bozan bir kulak yoksunluğu olduğu anlaşıldı.

Aradan yıllar geçti, çocuk büyüdü ve okula başladı. Bir gün okul dönüşü eve koşarak geldi ve kendisini annesinin kollarına attı. Hıçkırıyordu. Bu onun yaşadığı ilk büyük hayal kırıklığıydı, ağlayarak ;

- "Büyük bir çocuk bana ucube dedi."
Küçük çocuk bu kadersizliğiyle büyüdü. Arkadaşları tarafından seviliyordu ve oldukça da başarılı bir öğrenciydi. Sınıf başkanı bile olabilirdi, eğer insanların arasına karışmış olsaydı. Annesi, her zaman ona "genç insanların arasına karışmalısın" diyordu, ancak aynı zamanda yüreğinde derin bir acıma ve şefkat hissediyordu.

Delikanlının babası, aile doktoru ile oğlunun sorunu hakkında görüştü.

- "Hiçbir şey yapılamaz mı?" diye sordu. Doktor;- "Eğer bir çift kulak bulunabilirse, organ nakli yapılabilir" dedi. Böylece genç bir adam için kulaklarını feda edecek birisi aranmaya başlandı. İki yıl geçti bir gün babası ;

- "Hastaneye gidiyorsun oğlum, annen ve ben, sana kulaklarını verecek birini bulduk ancak unutma bu bir sır" dedi. Operasyon çok başarılı geçti ve adeta yeni bir insan yaratıldı. Yeni görünümüyle psikolojisi de düzelen genç, okulda ve sosyal hayatında büyük başarılar elde etti. Daha sonra evlendi ve diplomat oldu.Yıllar geçmişti, bir gün babasına gidip sordu:

- "Bilmek zorundayım, bana bu kadar iyilik yapan kişi kim? Ben o insan için hiçbir şey yapamadım."
- "Bir şey yapabileceğini sanmıyorum" dedi babası, "Fakat anlaşma kesin, şu anda öğrenemezsin, henüz değil." Bu derin sır yıllar boyunca gizlendi. Ancak bir gün açığa çıkma zamanı geldi. Hayatının en karanlık günlerinden birinde, annesinin cenazesi başında babasıyla birlikte bekliyordu. Babası yavaşça annesinin başına elini uzattı; kızıl kahverengi saçlarını eliyle geriye doğru itti; annesinin kulakları yoktu.

- "Annen hiçbir zaman saçını kestirmek zorunda kalmadığı için çok mutlu oldu" diye fısıldadı babası - "Ve hiç kimse, annenin daha az güzel olduğunu düşünmedi değil mi?"


Gerçek güzellik fiziksel görünüşe bağlı değildir, ancak kalptedir.

Gerçek mutluluk, gördüğün şeyde değil, asıl görünmeyen yerdedir.

Gerçek sevgi, yapıldığı bilinen şeyde değil, yapıldığı halde bilinmeyen şeydedir ..



CENNET ANALARIN AYAĞI ALTINDADIR!

tüm annelerimizin anneler günü kutlu olsun

onların BU DÜNYADA VE AHİRETTE MEKANLARI CENNET OLSUN ......

7 Mayıs 2009 Perşembe

CUMA SOHBETLRİ 20 MAYMUN TUZAĞI




Asya kıtasında maymun yakalamak için kullanılan bir çeşit tuzak vardır.Bir hindistancevizi oyulur ve iple bir ağaca bağlanır. Hindistancevizinin altına ince bir yarık açılır ve oradan içine tatlı bir yiyecek konur.
Bu yarık sadece maymunun elini açıkken sokacağı kadar büyüklüktedir, yumruk yaptığında elini dışarı çıkaramaz.

Maymun, tatlının kokusunu alır, yiyeceği yakalamak için elini içeri sokar ve yiyeceği kavrar, ama yiyecek elindeyken elini dışarı çıkarması olanaksızdır. Sıkıca yumruk yapılmış el, bu yarıktan dışarı çıkmaz. Avcılar geldiğinde, maymun çılgına döner ama kaçamaz. Aslında bu maymunu, tutsak eden hiçbir şey yoktur.

Onu sadece onun kendi bağımlılığının gücü tutsak etmiştir. Yapması gereken tek şey elini açıp yiyeceği bırakmaktır. Ama zihninde açgözlülüğü o kadar güçlüdür ki bu tuzaktan kurtulan maymun çok nadir görülür.
Bizi tuzağa düşüren ve orada kalmamıza neden olan şey, arzularımız ve zihnimizde onlara bağımlı oluşumuzdur. Tüm yapmamız gereken, elimizi açıp benliğimizi ve bağımlı olduğumuz şeyleri serbest bırakmak ve dolayısıyla özgür olmaktır.



HAYIRLI CUMALAR

3 Mayıs 2009 Pazar

Kâbe'ye imam yetiştiren Medineli Sıddık hoca Eyüpsultan'a defnedildi

cumartesi ikindi ezanı farklı birşekilde okunuyordu !!!!

ilk önce şaşırdım o sırada yanımda işverenimde vardı dedi ki kabe ezanı gibi okuyorlar ezanı

ve telefonundan kabe de kayıt ettiği ezan sesi ni açtı

aaa aynı ses dedim ...

ve gerçekten de şimdi öğrendim kabenin müezzini okumuş ikindi ezanını ...

çok sevindim uzaklardan gelen ses şimdi çok yakından gelmekteydi .

tarif edemediğim bir duygu kapladı benliğimi ...

Mescid-i Haram ve Mescid-i Nebevi'ye imam yetiştiren Medine'deki Bilal-i Habeşi Camii'nin imamı Muhammed Sıddık el Meymeni (73) İstanbul'da vefat etmiş

Türk asıllı annesinin mezarını ziyaret etmek için bir haftalığına İstanbul'a gelen el Meymeni, vasiyeti üzerine annesinin yanına, Eyüpsultan Mezarlığı'na defnedilmiş

Şu anda Kâbe imamı olarak tanınan Şeyh Mahir ile Şeyh Abdullah da onun yetiştirdiği talebeler arasında...

1 Mayıs 2009 Cuma

CUMA SOHBETLERİ 19 Örümcek Ağı



Dünya hayatında hep kötülük işleyen bir adamı ölünce cehennem kapısında bir melek karşıladı. Melek adama şöyle seslendi:


"Hayatta iken tek bir gün bile birisine iyilik yaptıysan buraya girmeyeceksin.


" Günahkar adam uzun süre düşündükten sonra, bir keresinde ormanda gördüğü örümceği hatırladı. Balta girmemiş ormanda yürürken önüne bir örümcek ağı çıkmıştı. Adam ağı bozmamak ve örümceği ezmemek için o gün yolunu değiştirmişti.


Heyecan içinde o günü meleğe anlattı. Melek adama gülümsedi ve ardından elini şaklattı.

Gökten bir örümcek ağı inmişti. Adam bu ağa tutunarak cennete girebilecekti.


Adam neşe içinde ağa tırmanırken cehennemden bazıları da bu ağa tutunarak cennete gitmeye çalıştılar. Ama adam ağın o kadar çok insanı taşımayacağından korkarak onları itmeye başladı.


Tam o sırada ağ gerçekten koptu ve diğerleri ile birlikte adam da cehenneme düştü.


"Yazık" dedi melek. "Bencilliğin, hayatında işlediğin tek iyiliği de kötülüğe dönüştürdü. O insanlara şefkat gösterebilseydin eğer, ağın herkesi taşıyabileceğini de görecektin."


''YAŞAMIN ÖRÜMCEK AĞINI ÖREN İNSANIN KENDİSİ DEĞİLDİR. O, BU AĞDA SADECE BİR TELDİRVE BU AĞA YAPTIĞI KATKIYI ASLINDA KENDİ YAŞAMINA YAPMAKTADIR.....”


HAYIRLI CUMA LAR !!!!!!

24 Nisan 2009 Cuma

CUMA SOHBETLERİ 18 ASLAN DÖĞMESİ


MEVLANA DAN...
Adamın biri görmüş sırtına dövme yaptırmışları, heveslenmiş, aslan dövmesi yaptırmağa gitmiş...
- Bana da, demiş, aslan dövmesi yap!..
- Peki, demiş dövmeci; benim mesleğim dövme yapmaktır.. Gel, otur dövmeyi yapayım..
Dövmeci başlamış iğneyi batırmağa..
- Ayy! Ayy! diye başlamış bağırmağa adam...
- Ne yapıyorsun arkadaş; canım çok yanıyor!..
- Aslanın yelesini yapıyorum" demiş.
- Aman, demiş, yelesini yapma, başka yerini yap!..
Dövmeci başlamış bu sefer sırtının başka yerlerine iğneleri batırmağa.. Adam gene bağırmağa başlamış:
- Aman, dur! Yapma, çok acıyor, neresini yapıyorsun?
- Aslanın pençesini yapıyorum...
- Aman pençesini de bırak, başka yerini yap!.
Dövmeci gene başlamış iğneleri batırmaya..
Bu defa gene bağırmış adam:
- Yine neresini yapıyorsun aslanın?.. demiş.
- Kuyruğunu!..
"Ben vazgeçtim kardeşim, katlanamam bu aslanın acısına!.." demiş "Aslandan da vazgeçtim, dövmesinde de... "
Adam çekmiş gitmiş!.
Şİmdi o hesap, "vahdet" dövmesinin lafını çok eder, sohbetlerini yaparız da; iğneler batmaya başladı mı, kaçımız dövmecide kalır, o meçhuldür!.

HAYIRLI CUMALAR!!!

23 Nisan 2009 Perşembe

23 nisan dünyada ilk tek çocuk bayramı


Bugün 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı. 23 Nisan 1920’de kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin ilk başkanı Mustafa Kemal Atatürk’ün Türk çocuklarına armağan ettiği bu bayram, bugün dünyadaki tek çocuk bayramı olarak dünya çocuklarının da katılımıyla coşkuyla kutlanacak.

Pamukkale Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Veysi Akın’ın "23 Nisan Milli Hakimiyet ve Çocuk Bayramı’nın Tarihçesi" başlıklı çalışmasına göre, 1 Kasım 1922’de saltanat kaldırılınca TBMM, 1 Kasım’ı Milli Hakimiyet Bayramı kabul etti.

Resmi olarak 1 Kasım gözükse de Meclis’in açılış tarihi olan 23 Nisan "Milli Hákimiyet Bayramı" olarak kutlanmaya başlandı. Çocuk bayramı ise Himaye-i Etfal Cemiyeti’nin yani bugünkü ismiyle Çocuk Esirgeme Kurumu’nun 23 Nisan 1927’de bugünü "Çocuk Bayramı" ilan etmesi ile başlatıldı.

Bu ilk ’Çocuk Bayramı’nı Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa himaye etti. Etkinlikler sırasında Mustafa Kemal Paşa, arabalarından birini çocuklara tahsis etti ve Cumhurbaşkanlığı Bandosu’nun Çocuk Sarayı’nda konser vermesini sağladı. Yine o yıl ilk defa Çocuk Esirgeme Kurumu’nun bir binası Çocuk Sarayı yapıldı ve düzenlenen çocuk balosuna İsmet İnönü’nün çocukları da katıldı.

1928’deki törenlerde ise çocuklara çeşitli hediyeler dağıtılmış ve ailelerin bakımlı nesiller temin amacıyla ’Gürbüz Çocuk’ yarışmaları düzenlenmişti. Bu yarışmalardan birinde Başbakan İsmet Bey’in (İnönü) oğlu Erdal da birinci seçilmişti.

Haberdeki fotoğrafta ise 1929 kutlamalarında Atatürk ile Ömer İnönü görülüyor.1933’teki törenlerde Atatürk, çocukları makamında kabul edip, onlarla sohbet etti. Sonraki yıllarda liderler Atatürk’ün bu davranışını benimseyerek uygulamaya koydular ve bu tavrı gelenekselleştirdiler.
ATATÜRK ÜN ÇOCUKLARA VE GENÇLİĞE VERDİĞİ ÖNEM ÇOK ÖNEMLİ ......
RUHU ŞAD OLSUN ....
TÜM DÜNYA ÇOCUKLARIN BAYRAMI KUTLU OLSUN...