26 Şubat 2009 Perşembe

CUMA SOHBETLERİ 11- EN DEĞERLİ İNSAN





İki komşu ülkenin hükümdarları birbirleriyle savaşmazlar ama her fırsatta birbirlerini rahatsız ederlerdi. Doğum günleri, bayramlar da ilginç armağanlar göndererek karşıdakine zekâ gösterisi yapma fırsatlarıydı. Hükümdarlardan biri, günün birinde ülkesinin en önemli heykeltıraşını huzuruna çağırdı.
İstediği; birer karış yüksekliğinde, altından, birbirinin tıpatıp aynısı üç insan heykeli yapmasıydı. Aralarında bir fark olacak ama bu farkı sadece ikisi bilecekti. Heykeller hazırlandı ve doğum gününde komşu ülke hükümdarına gönderildi. Heykellerin yanına bir de mektup konmuştu.
Şöyle diyordu heykelleri yaptıran hükümdar: "Doğum gününü bu üç altın heykelle kutluyorum. Bu üç heykel birbirinin tıpatıp aynısı gibi görünebilir. Ama içlerinden biri diğer ikisinden çok daha değerlidir. O heykeli bulunca bana haber ver."
Hediyeyi alan hükümdar önce heykelleri tarttırdı. Üç altın heykel gramına kadar eşitti. Ülkesinde sanattan anlayan ne kadar insan varsa çağırttı.
Hepsi de heykelleri büyük bir dikkatle incelediler ama aralarında bir fark göremediler. Günler geçti. Bütün ülke hükümdarın sıkıntısını duymuştu ve kimse çözüm bulamıyordu. Sonunda, hükümdarın fazla isyankâr olduğu için zindana attırdığı bir genç haber gönderdi. İyi okumuş, akıllı ve zeki olan bu genç, hükümdarın bazı isteklerine karşı çıktığı için zindana atılmıştı.
Başka çaresi olmayan hükümdar bu genci çağırttı. Genç önce heykelleri sıkı sıkıya inceledi, sonra çok ince bir tel getirilmesini istedi.
Teli birinci heykelciğin kulağından soktu, tel heykelin ağzından çıktı.
İkinci heykele de aynı işlemi yaptı. Tel bu kez diğer kulaktan çıktı.
Üçüncü heykelde tel kulaktan girdi ama bir yerden dışarı çıkmadı. Ancaktelin sığabileceği bir kanal kalp hizasına kadar iniyor, oradan öteye gitmiyordu. Hükümdar heykelleri gönderen komşu hükümdara cevabı yazdı :
* Kulağından gireni ağzından çıkartan insan makbul değildir. * Bir kulağından giren diğer kulağından çıkıyorsa, o insan da makbul değildir. * En değerli insan, kulağından gireni yüreğine gömen insandır. Bu değerli hediyen için çok teşekkür ederim."

20 Şubat 2009 Cuma

CUMA SOHBETLERİ 10 (HAYIR-ŞER)



Hayır

Bir zamanlar Afrikadaki bir ülkede hüküm süre bir kral vardı. Kral, daha çocukluğundan itibaren arkadaş olduğu, birlikte büyüdüğü bir dostunu hiç yanından ayırmazdı.


Nereye gitse onu da beraberinde götürürdü. Kralın bu arkadaşının ise değişik bir huyu vardı. İster kendi başına gelsin ister baskasının, ister iyi olsun ister kötü, her olay karşısında hep aynı şeyi söylerdi: Bunda da bir hayır var!


Bir gün kralla arkadaşı birlikte ava çıktılar. Kralın arkadaşı tüfekleri dolduruyor, krala veriyor, kral da ateş ediyordu.


Arkadaşı muhtemelen tüfeklerden birini doldururken bir yanlışlık yaptı ve kral ateş ederken tüfeği geriye doğru patladı ve kralın baş parmağı koptu.


Durumu gören arkadaşı her zamanki sözünü söyledi: "Bunda da bir hayır var!" Kral acı ve öfkeyle bağırdı:


"Bunda hayır filan yok! Görmüyor musun, parmağım koptu?" Ve sonra da kızgınlığı geçmediği için arkadaşını zindana attırdı. Bir yıl kadar sonra, kral insan yiyen kabilelerin yaşadığı ve aslında uzak durması gereken bir bölgede birkaç adamıyla birlikte avlanıyordu.


Yamyamlar onları ele geçirdiler ve köylerine götürdüler. Ellerini,ayaklarını bağladılar ve köyün meydanına odun yığdılar. Sonra da odunların ortasına diktikleri direklere bağladılar.


Tam odunları tutuşturmaya geliyorlardi ki, kralın başparmağının olmadığını farkettiler. Bu kabile, batıl inançları nedenıyle uzuvlarından biri eksik olan insanları yemiyordu. Böyle bir insan yedikler takdirde başlarına kötü olaylar geleceğine inanıyorlardı.


Bu korkuyla, kralı çözdüler ve salıverdıler. Diğer adamları ise pişirip yediler.


Sarayına döndüğünde, kurtuluşunun kopuk parmağı sayesinde gerçekleştiğini anlayan kral, onca yıllık arkadaşına reva gördüğü muameleden dolayı pişman oldu.


Hemen zindana koştu ve zindandan çıkardığı arkadaşına başından geçenleri bir bir anlattı. "Haklıymıssın!" dedi. Parmağımın kopmasında gerçekten de bir hayır varmış.


İste bu yüzden, seni bu kadar uzun süre zindanda tuttuğum için özür diliyorum.Yaptığım çok haksız ve kötü birseydi. "Hayır" diye karşılık verdi arkadaşı. Bunda da bir hayır var. Ne diyorsun Allah aşkına? diye hayretle bağırdı kral.


"En yakın arkadaşımı bir yıl boyunca zindanda tutmanın neresinde hayır olabilir."


"Düşünsene, ben zindanda olmasaydım, seninle birlikte avda olurdum, değil mi?."

18 Şubat 2009 Çarşamba

GAZANFER ÖZCAN a allahtan rahmet diliyorum...


İstanbul- Devlet Sanatcısı Gazanfer Özcan tedavi gördüğü Amerikan Hastanesi'nde bu akşam hayatını kaybetti. Gazenfer Özcan, 1.5 ay önce rahatsızlanarak Amerikan Hastanesi'nde yoğun bakım ünitesine alınmıştı. Beyin'e giden damarlarda tıkanıklık bulunan Özcan akciğerlerinden de rahatsızdı. Ünlü oyuncunun durumu bugün kötüleşmiş ve bilincini yitirmişti.

ÜSTAD IN YERİ DOLDURULMAZ ......

MEKANI CENNET OLSUN........

14 Şubat 2009 Cumartesi

blog ödüllerim....


bendenize blog ödülünü layık gören sıla ve paşanın annesine ....
sevgi ve saygılarımla...

SEVGİYE DAİR NE VARSA
ISMARLADIM BEN HERKESE;
LALENİN ,GÜLÜN, RENGİ
AŞKIN İÇİN ÖMRÜMÜZDE ;



Güleç yüzlü , güzel özlü,
Üstüne gitmeyin.Açıksözlü,
Lisanında yoktur.İki yüzlü.
Değirmen Taşı gibi öğütür.
En sevimli haliyle de övünür.
Rengarenktir yaşamı ; ikizler hali.
Emeline ulaşır her durumda talihli.
Nükteleri noktasızdır; sürer hayali.

bende bu ödülü tüm blogçu arkadaşlara itham ediyorum..
emeklerinize sağlık.....
ayrıca sevgililer gününüzü kutluyorummm .....

13 Şubat 2009 Cuma

CUMA SOHBETLERİ 9 - GÖL OLMAK




Hintli bir yaşlı usta, çırağının sürekli herşeyden şikayet etmesinden bıkmıştı.


Bir gün çırağını tuz almaya gönderdi. Yaşamındaki herşeyden mutsuz olan çırak döndüğünde, yaşlı usta ona, bir avuç tuzu, bir bardak suya atıp içmesini söyledi. Çırak, yaşlı adamın söylediğini yaptı ama içer içmez ağzındakileri tükürmeye başladı.


- "Tadı nasıl?" diye soran yaşlı adama öfkeyle:


- "Acı" diye cevap verdi. Usta kıkırdayarak çırağını kolundan tuttu ve dışarı çıkardı.


Sessizce az ilerdeki gölün kıyısına götürdü ve çırağına bu kez de bir avuç tuzu göle atıp, gölden su içmesini söyledi. Söyleneni yapan çırak, ağzının kenarlarından akan suyu koluyla silerken aynı soruyu sordu:


- "Tadı nasıl?" "Ferahlatıcı" diye cevap verdi genç çırak


.- "Tuzun tadını aldın mı?" diye sordu yaşlı adam, "Hayır" diye cevapladı çırağı.


Bunun üzerine yaşlı adam, suyun yanına diz çökmüş olan çırağının yanına oturdu ve şöyle dedi:


- "Yaşamdaki ıstıraplar tuz gibidir, ne azdır, ne de çok. Istırabın miktarı hep aynıdır. Ancak bu ıstırabın acılığı, neyin içine konulduğuna bağlıdır. Istırabın olduğunda yapman gereken tek şey ıstırap veren şeyle ilgili hislerini genişletmektir. Onun içinsen de artık bardak olmayı bırak, göl olmaya çalış."

6 Şubat 2009 Cuma

CUMA SOHBETLERİ-8 TANRI MİSAFİRİ




İbrahim Nebi, biliyorsunuz keremiyle, zehasıyla ünlü bir zât!.
Sofrasında kimse olmadan boğazından bir lokma geçmezmiş.
Bir akşam yine sofrasını kurmuş. Gelen olmamış, yalnız kalmış. Rabbine yakarmış...
''Yarabbi! Yine sofram boş kaldı! Ne olur bir misafir yolla soframa…”
İbahim'in duasını kabul etmiş Cenâb-ı Hak...
Derken biraz sonra birisi seslenmiş dışardan..
“Kimse var mı burda?”
Hemen fırlamış yerinden İbrahim, kapıyı açmış.
“Hoşgeldin”, demiş... “Buyur...Tanrı misafiri eyvallah..Gel, otur” ...
Oturmuşlar, ne varsa sofraya konmuş...
"Bismillah" demiş, elini uzatmış İbrahim Nebi...
Adam da elini uzatmış, ordan ekmek koparmış..
''Aaa!'' demiş İbrahim, “Besmele çek! Allah'ın adını an!. Bu nimeti bize veren Allah!”…
Yaşlı, sakalları göbeğine düşmüş ihtiyar, “Ben”, demiş, “Tanımam senin rabbini.. Kimdir o?..”
İbrahim aleyhisselâm; “Olmaz!” demiş... “Bana Alllah'ın verdiği bu rızkı, O'nu tanımayan, O'nu reddeden birine nasıl veririm?”…
“Peki öyleyse”, demiş, kalkmış adam.
Dışarı çıkmış, giderken vahiy gelmiş İbrahim'e:
"Ya İbrahim!.. Beni inkâr eden o kulumu ben yüz senedir yaşatırım, rızkını veririm, bir kere kapımdan kovmadım da; sen nasıl benim kulum olarak onu geri çevirirsin!.."
Hemen fırlamış yerinden, koşmuş.
“Aman!...” demiş, “Gel! Hata ettim.. Senin yüzünden Rabbimden azar işittim.”
“Hayır ola!...” demiş adam.. “Ne oldu?...”
“Benim Rabbim buyurdu ki: Ben, yüz senedir o kulum beni tanımadığı halde onun rızkını veririm de, sen kim oluyosun onu kapından, sofrandan geri çeviriyosun! … Gözünü seveyim,” demiş, “Gel otur soframa, paylaşalım seninle...”
“Senin Rabbin mi dedi?” demiş..
''Senin Rabbin büyük, yüce bir Rabmiş!. Ben iman ettim senin Rabbine!''…

5 Şubat 2009 Perşembe

BALIKÇI



Amerikalı zengin işadamı, bir iş seyahati sırasında küçük bir Meksika kıyı kasabasına uğrar. Limanda gezerken, ağzına kadar balık dolu küçük bir teknenin içinde oturan bir balıkçı dikkatini çeker. Merakla yanına yaklaşır ve sorar,
- “Merhaba, bu balıkları yakalamak ne kadar zamanını aldı ?
Balıkçı, tümünü bir-iki saate yakaladığını söyler.
İşadamı bu kez, niçin daha uzun süre kalıp daha fazla balık yakalamadığını sorar.Balıkçı, ailesinin geçimi için bu kadarının yettiğini söyler.Amerikalı işadamı merakla balıkçıya kalan zamanını nasıl geçirdiğini sorar.
Balıkçı anlatır..., - “Geç vakit yatarım, sabah birazcık balık yakalarım. Sonra çocuklarımla oynarım,öğlende de karım Maria ile biraz siesta yaparım.Akşamları, amigolarla beraber gitar çalıp şarap içeriz, eğleniriz. Dolu ve meşgul bir yaşantım var senyör .”Amerikalı gerinerek, - “Benim Harvard'dan MBA'm var ve sana yardım edebilirim. Balık tutmak için daha çok zaman ayırmalı ve daha büyük bir tekne ile çalışmalısın.Bu tekneden elde edeceğin gelirle daha büyük tekneler alırsın. Kısa sürede bir balıkçı filosuna sahip olursun.Böylelikle, yakaladığın balığı aracılara değil doğrudan doğruya işleme tesislerine satarsın. Hatta kendi balık fabrikanı bile kurabilirsin. Balıkçılık sektöründe bir numara olursun.” Ve Amerikalı devam eder, - “Tabii bunları yapman için öncelikle bu küçük balıkçı kasabasını terk edip MexicoCity'ye , daha sonra Los Angeles'e ve en sonunda holdingini genişletebileceğin NewYork'a yerleşirsin.” Balıkçı düşünceli vaziyette sorar;- “Peki senyör , bu anlattıklarınız ne kadar zaman alır ?”
Amerikalı yanıtlar, - “15-20 yıl kadar”
- “Peki bundan sonra senyör ?” diye sorar balıkçı.Amerikalı güler, - “Şimdi anlatacağım en iyi tarafı! Zamanı geldiğinde, şirketini halka açarsın ve şirketinin hisselerini iyi paraya satarsın! Kısa zamanda zengin olup milyonlar kazanırsın!”
- “Milyonlar?” der Meksikalı,
- “ Eee ... sonra senyör ?”
Amerikalı, - “Ondan sonra emekli olursun. Geç vakitlerde yatabileceğin küçük bir balıkçı kasabasına yerleşirsin, istersen zevk için biraz balık tutarsın, çocuklarınla oynayacak, karınla siesta yapacak zamanın olur, akşamlarıda arkadaşlarınla şarap içip, gitar çalarsın. Nasıl, mükemmel değil mi?”
“ Senyör zaten ben karımla ve çocuğumla böyle bir hayat yasıyorum neden böyle bir hayat için 20 sene bakliyeyim.”
NE KADAR GÜZEL DEĞİLMİ ARKADAŞLAR...