30 Ocak 2009 Cuma

CUMA SOHBETLERİ 8-(ALLAHI MİSAFİR ETMEK)

Musa Aleyhisselâmın ümmeti: - Ya Musa! Rabbimizi yemeğe davet ediyoruz. Buyursun bir gün misafirimiz olsun. Nemiz varsa ikram etmeye hazırız, dediklerinde Musa Aleyhisselâm, onları azarladı.
«Nasıl olur, Allah (haşa) yemekten, içmekten ve mekândan münezzehtir» diyerek bir daha böyle bir şeyi akıllarından bile geçirmemelerini tenbihledi.
Fakat Musa Kelîmullah Turu Sina'ya çıkıp, bazı münasaatta bulunmak istediğinde, Allah tarafından şöyle nida olundu:
- «Ya Musa neden kullarımın davetini bana getirip söylemiyorsun?» Musa Aleyhisselâm: «Ya Rabbi, böyle daveti size gelip söylemekten haya ederim. Nasıl olur, Zatı Ulûhiyetiniz onların söylediklerinden beridir» dedi. Allah (c.c.):
«Söyle kullarıma, onların davetine Cuma akşamı geleceğim» buyurdu.
Musa Aleyhisselâm gelip kavmini durumdan haberdar etti, hazırlığa başlandı, koyunlar, sığırlar kesildi. Mümkün olduğu kadar mükellef bir yemek sofrası hazırlandı. Çünkü misafir gelecek olan ne bir vali, ne bir padişah, ne bir başka yaratıktı. Kâinatın yaratıcısı misafir olarak gelecekti. Hazırlıklar tamamlandıktan sonra, akşam üstü uzak yollardan geldiği belli; yorgun argın, üstü-başı birbirine karışmış bir ihtiyar gelip:
«Ya Musa! Uzak yollardan geldim, acım, bana bir miktar yemek verin de karnımı doyurayım» dedi. Hz. Musa: - Acele etme, hele şu testiyi al da biraz su getir bakalım. Senin de bir katkın bulunsun. Biraz sonra Allah (c.c.) gelecek, dedi. Tabii adam daha fazla diretmeden çekip gitti. Yatsı vakti oldu, beklenen misafir halâ gelmedi. Sabah oluncaya kadar beklediler, halâ gelen giden yoktu. Neyse ümidi kestiler.
Hz. Musa taaccüp içinde idi. İkinci gün Hz. Musa Tur'a gidip: - Ya Rabbi, mahcup oldum, ümmetim: «Ya Sen bizi kandırdın, ya Allah sözünde durmadı» diyorlar dediğinde, şöyle hitap olundu:
- Geldim ya Musa, geldim. Açım dedim, beni suya gönderdin, bir lokma ekmek bile vermedin. Beni ne sen, ne kavmin ağırladı.» Bunun üzerine Hazreti Musa Kelîmullah:
- Ya Rabbi bir ihtiyar geldi sadece, o da bir kuldu, Allah değildi. Bu nasıl olur? dediğinde Cenabı Allah:
- «İşte ben o kulum ile beraberdim. Onu doyursa idiniz, beni doyurmuş olacaktınız. Çünkü ben ne semalara, ne yerlere sığarım, ben ancak aciz bir kulumun kalbine sığarım. Ben o kulumla beraber gelmiştim. Onu aç olarak geri göndermekle, beni geri göndermiş oldunuz» buyurdu. Demek ki, Allah için yapılan her şey, bizzat Allah'ın kendisine yapılmış gibi olmakta, Allah o kimseden razı olmaktadır
alıntıdır .

29 Ocak 2009 Perşembe

sevgili balküpü beni mimlemişti...

5-6 gündür bloga girip yazı yazamadım.... işlerim çok yoğun evde tadilat var temizlik malum akşamdan akşama yapıyorum yemek yap v.s.... bu yüzden kitap ta okuyamadım son zamanlarda .son okuduğum kitap ise olumlu düşünmenin gücü .....
blogumda değinmiştim konusuna ve özelliklerine
161.sayfanın 5. cümlesi şöyle;

Bir gün telefon edip akşam yemeği birlikte yemeği teklif etti.

(bu kitap zorluklar karşısında mücadeye etmeyi öğretiyor .güzel bir kitap.)

23 Ocak 2009 Cuma

CUMA SOHBETLERİ 7-(Bugün arkadaşlarınıza, onlarla ne kadar ilgilendiğinizi gösterin)



Savaşın en kanlı günlerinden biriydi. Asker en iyi arkadaşının az ileride, kanlar içinde yere düştüğünü gördü. İnsanın başını bir saniye siperden çıkaramayacağı gibi bir ateşaltındaydılar. Asker teğmenine koştu hemen: - Komutanım, bir koşu arkadaşımı alıp geleyim mi? "Delirdin mi?" der gibi baktı teğmen... - Gitmeğe değmez oğlum, arkadaşın delik deşik olmuş. Büyük olasılıkla ölmüştür bile. Kendi hayatını da tehlikeye atma sakın! Ama asker o kadar israr etti ki, teğmen izin vermek zorunda kaldı. - Peki, dene bakalım! Asker yoğun ateş altında fırladi siperden ve mucize eseri, arkadaşının yanına kadar gitti, yaralı arkadaşını sırtlandığı gibi taşıdı. Birlikte siperin icine yuvarlandılar. Teğmen koşup yaralıya bir göz atti ve nefes nefese bir kenara yıkılmışaskere döndü: - Sana hayatını tehlikeye atmaya değmez, dememiş miydim! Bu zaten ölmüş... - Değdi Komutanım, değdi! dedi asker. - Nasıl değdi, arkadaşın zaten ölmüş, görmüyor musun? - Gene de değdi komutanım, çünkü yanına vardığımda henüz yaşıyordu...Ve onun son sözlerini duymak, dünyalara bedeldi benim icin... Ve, hıçkırarak, arkadaşının son sözlerini tekrarladı:"Geleceğini biliyordum!" Kalbimizde "arkadaşlık" denilen bir mucize var. Nasıl olduğunu, nasıl başladığını bilemezsiniz. Ama bunun özel bir armağan olduğunu bilirsiniz. Gerçekten de arkadaşlar nadide mücevherlerdir. Yüzünüzü güldürüp, başarmanız için cesaret verirler. Sizi dinlerler ve kalplerini açmaya hazırdırlar. Bugün arkadaşlarınıza, onlarla ne kadar ilgilendiğinizi gösterin.

21 Ocak 2009 Çarşamba

İÇİMDEN GELDİĞİ GİBİ...

HAK ŞERLERİ HAYR EYLER
ZANNETMEKİ GAYR EYLER
AŞIK ANI SEYREYLER
GÖRELİM MEVLAM NE EYLER
NE EYLERSE GÜZEL EYLER....

ERZURUMLU İBRAHİM HAKKI HAZRETLERİ

20 Ocak 2009 Salı

sayın GÖNÜLDENELEDÖKÜLENLER ARKADAŞIM
















tarafından mimlendim filistin hakkında ...





o kadar çok şey yazılıp çiziliyor takipçisi oluyorum.dillendirmek bi o kadar zor ..... öldürülenlere allahtan rahmet diliyorum.emininki allah mazlumun ahını zulmedenden alır .....her halukarda barış tan yanayım kavgadan değil ....





Feryat figan eden insanlar,

İnleyip ,sızlanıp , kan ağlıyor,

Lisanla anlatması çok zor

İçimiz karalar , bağlıyor,

Sessizlik bu dünyaya çökmüş;

Ters yüz olmuş hayatlar,

İliklerimize kadar işlemiş,

Nefreti kusmuş,gözü dönmüş ......

(çok çok özür diliyorum arkadaşımdan)

(çok yorgunum ve dalgınım)

19 Ocak 2009 Pazartesi

TABLO


Bir gün Avrupa'nın ünlü sanat merkezi kentlerinden birinde gezen çocuğun biri bir vitrinde çok hoş bir tablo görür. Tablo belli ki oldukça pahalıdır. Çocuk bu tabloyu bir sonraki sene abisinin doğum gününe almayı ister ve bir iş bulup kıt kanaat geçinerek biriktirdiği tüm para ile o mağazaya gider. Şanslıdır tablo hala satılmamıştır .İçeri girer ve tabloyu bir süre yakından izledikten sonra resmi yapan sanatçıyı bulur ve
-" Abim'in doğum günü için bu resmi satın almak istiyorum. Tüm paramda bu kadar" der.
Ressam bir süre düşündükten sonra resmi paketler ve resmi satar. Çocuk paketini alır ve teşekkür ederek çıkar. Mağazada adamın arkadaşlarıda vardır ve şaşkın şaşkın sorarlar. -Sen ne yaptın o resmin değeri milyonlar ederdi. Neden bu kadar cüzi bir rakama sattın? Adam cevap verir: -Evet ben bu resme milyonlarını verecek bir sürü insan bulabilirdim. Ancak tüm servetini bu resme verecek kaç kişi bulabilirdim.

15 Ocak 2009 Perşembe

CUMA SOHBETLERİ6- KIYMET BİLMEK


Yaşlı bir marangozun emeklilik zamanı gelmişti.

İşveren müteahhidine, çalıştığı konut yapım işimden ayrılmak ve eşi, büyüyen ailesi ile birlikte daha özgür bir yaşam sürmek tasarısından söz etti. Çekle aldığı ücretini elbette özleyecekti.

Emekli olmak ihtiyacındaydı ne var ki. Müteahhit iyi işçisinin ayrılmasına üzüldü.

Ve ondan, kendine bir iyilik olarak, son bir ev daha yapmasını rica etti. Marangoz kabul etti ve işe girişti, ne var ki gönlünün yaptığı işte olmadığını görmek pek kolaydı. Baştan savma bir işçilik yaptı ve kalitesiz malzeme kullandı. Kendini adamın olduğu mesleğine böyle son vermek ne talihsizlikti!.. işini bitirdiğinde, işveren, evi gözden geçirmek için geldi.

Dış kapının anahtarını marangoza uzattı. "Bu ev senin" dedi, "sana benden hediye".Marangoz şoka girdi. Ne kadar utanmıştı! Keşke yaptığı evin kendi evi olduğunu bilseydi! O zaman onu böyle yapar mıydı! Bizim için de bu böyledir. Gün be gün kendi hayatımızı kurarız.

Çoğu zamanda,yaptığımız işe elimizden gelenden daha azını koyarız. Sonra da, şoka girerek, kendi kurduğumuz evde yaşayacağımızı anlarız. Eğer tekrar yapabilsek, çok daha farklı yaparız. Ne var ki, geriye dönemeyiz. Marangoz sizsiniz. Her gün bir çivi çakar, bir tahta koyar ya da bir duvar dikersiniz. "Hayat bir kendin yap tasarımıdır" demişlerdi. Bugün yaptığınız davranış ve seçimler, yarın yaşayacağınız evi kurar. Öyle ise onu akıllıca kurun.

12 Ocak 2009 Pazartesi

KENDİNİ DÜŞÜNME!


















Bir gün sormuşlar ermişlerden birine. "Sevginin sadece sözünü edenlerle, onu yaşayanlar arasında ne fark vardır?""Bakın göstereyim" demiş ermiş.


Önce sevgiyi dilden gönüle indirememiş olanları çağırarak onlara bir sofra hazırlamış. Hepsi oturmuşlar yerlerine. Derken tabaklar içinde sıcak çorbalar gelmiş ve arkasından da derviş kaşıkları denilen bir metre boyunda kaşıklar. Ermiş "Bu kaşıkların ucundan tutup öyle yiyeceksiniz" diye bir de şart koymuş. "Peki" demişler ve içmeye teşebbüs etmişler. Fakat o da ne? Kaşıklar uzun geldiğinden bir türlü döküp saçmadan götüremiyorlar ağızlarına


. En sonunda bakmışlar beceremiyorlar, öylece aç kalkmışlar sofradan.Bunun üzerine "Şimdi..." demiş ermiş. "Sevgiyi gerçekten bilenleri çağıralım yemeğe." Yüzleri aydınlık, gözleri sevgi ile gülümseyen ışıklı insanlar gelmiş oturmuş sofraya bu defa. "Buyrun" deyince her biri uzun boylu kaşığını çorbaya daldırıp, sonra karşısındaki kardeşine uzatarak içmişler çorbalarını. Böylece her biri diğerini doyurmuş ve şükrederek kalkmışlar sofradan. "İşte" demiş ermiş. "Kim ki hayat sofrasında yalnız kendini görür ve doymayı düşünürse o aç kalacaktır. Ve kim kardeşini düşünür de doyurursa o da kardeşi tarafından doyurulacaktır. Şüphesiz şunu da unutmayın. Hayat pazarında alan değil veren kazançlıdır her zaman..."

10 Ocak 2009 Cumartesi

Gül Yaprağı


Uzakdoğu'da bir budist tapınağı, bilgeliğin gizlerini aramak için gelenleri kabul ediyordu.

Burada geçerli olan incelik; anlatmak istediklerini konuşmadan açıklayabilmekti.

Bir gün tapınağın kapısına bir yabancı geldi. Yabancı kapıda öylece durdu ve bekledi.
Burada sezgisel buluşmaya inanılıyordu, o yüzden kapıda herhangi bir tokmak, çan veya zil yoktu.
Bir süre sonra kapı açıldı, içerdeki budist, kapıda duran yabancıya baktı.

Bir selamlaşmadan sonra söz'süz konuşmaları başladı. Gelen yabancı, tapınağa girmek ve burada kalmak istiyordu.

Budist bir süre kayboldu, sonra elinde ağzına kadar suyla dolu bir kapla döndü ve bu kabı yabancıya uzattı.

Bu, yeni bir arayıcıyı kabul edemeyecek kadar doluyuz demekti. Yabancı tapınağın bahçesine döndü, aldığı bir gül yaprağını kabın içindeki suyun üstüne bıraktı.

Gül yaprağı suyun üsünde yüzüyordu ve su taşmamıştı.
İçerideki budist saygıyla eğildi ve kapıyı açarak yabancıyı içeriye aldı. Suyu taşırmayan bir gül yaprağına her zaman yer vardı.

YANSIMA


Bir adam, oğlu ile ormanda yürüyüş yapıyor. Birden çocuk takılıp düşüyor ve canı yanıp "Ahhhh" diye bağırıyor.
İlerideki dağın tepesinden "Ahhhh" diye bir ses geri geliyor. Çocuk şaşırıyor. Merak ediyor ve "Sen kimsin" diye bağırıyor. "Sen kimsin" diye cevap geliyor dağdan..Çocuk kızıyor. "Sen bir korkaksın" diye bağırıyor.
Dağdan gelen ses "Sen bir korkaksın" diye cevap veriyor.
Çocuk babasına dönüp "Ne oluyor böyle?" diye soruyor.
"Oğlum" diyor adam, "Dinle ve öğren!"
Dağa dönüp "Seni seviyorum" diye bağırıyor. Gelen cevap "Seni seviyorum"
oluyor. Baba tekrar bağırıyor, "Sen bir harikasın.." Gelen cevap "Sen bir harikasın.."
Oğlan çok şaşırıyor, ama ne olduğunu gene anlayamıyor. Babası anlatıyor..
"İnsanlar buna 'Yankı' derler, ama aslında o 'Yaşam'dır. Yaşam daima sana senin verdiklerini geri verir. Yaşam davranışlarımızın aynasıdır. Daha fazla sevgi istediğin zaman daha çok sev! Daha fazla şefkat istediğinde, daha şefkatli ol!. Saygı istiyorsan insanlara daha çok saygı duy. İnsanların sabırlı olmasını istiyorsan, sen sabırlı olmayı öğren. Bu kural yaşamımızın bir parçasıdır, herkes için her zaman geçerlidir.Yaşam bir tesadüf değil, yaptıklarımızın bir aynada yansımasıdır.."

9 Ocak 2009 Cuma

CUMA SOHBETLERİ-6 AFFETMEK ADINA GÜZEL BİR KISSA


Bir lise öğretmeni derste öğrencilerine şöyle der:

"Yarın hepiniz birer plastik torba ve beşer kilo patates getireceksiniz!" Ertesi sabah hepsinin sıralarının üzerinde patatesler ve torbalar hazırdır.

Ögretmen :"Şimdi, bugüne kadar affetmeyi reddettiğiniz her kişi için bir patates alın, o kişinin adını o patatesin üzerine yazıp torbanın içine koyun!" Bazı öğrenciler torbalarına 3'er-5'er tane patates koyarken, bazılarının torbası neredeyse ağzına kadar dolmuştur.

Öğretmen :"Bir hafta boyunca nereye giderseniz gidin, bu torbaları yanınızda taşıyacaksınız. Yattığınız yatakta, bindiğiniz otobüste, okulda hep yanınızda olacaklar."Aradan bir hafta geçer. Hocaları sınıfa girer girmez, öğrenciler şikayete başlarlar:"Hocam, bu ağir torbayı her yere taşımak çok zor. Hocam, patatesler kokmaya başladı.

İnsanlar tuhaf bakıyorlar, hem sıkıldık hem yorulduk....

"Öğretmen :"Görüyorsunuz ki, affetmeyerek asıl kendimizi cezalandırıyoruz. Kendimizi ruhumuzda ağır yükler taşımaya mahkum ediyoruz. Affetmeyi karşımızdakine bir iyilik olarak düşünüyoruz.."Aslında affetmek en başta kendimize yaptığımız bir iyiliktir.

7 Ocak 2009 Çarşamba

ÇİVİ

Babası oğluna bir torba çivi verir ve ona kontrolunu, sabrını her kaybettiğinde ceviz sandığının üzerine bir çivi çakmasını söyler.
Birinci gün çocuk tam 37 çivi çakar.Haftalar ilerledikçe çocuk kendini kontrol etmeyi öğrenir ve daha az çivi çakmaya başlar.,
Nitekim haftalar ilerledikçe, kendini kontrol etmesinin sandığa çivi çakmasından daha kolay oldugunun farkına varır.
Her çivi çakılmadığı günün sonunda durumu babasına bildirir.Bu defa baba oğluna, kendini kontrol ettiği her günün sonunda sandıktan bir çivi sökmesini ister.Haftalar geçer, çocuk, hem sabır hem de kendini kontrol etmenin idrakiyle, tüm çivileri sökmüş olur ve babasını çağırır.
Babası çocuğun elinden tutar ve sandığın yanına götürüp ona şöyle der:
-Bak oğlum, çok çalıştın ve artık kendini kontrol ederek sandığın üzerinde delik açmamayı öğrendin!?Ancak, sandığın üzerindeki deliklere bir bak!. Hiç bir zaman o delikler kapanmayacak ve eskisi gibi olmayacaklar.Her sabırsızlığın, duygusal tepkimen karşındaki kişinin yufka yüreğinde böyle onulmaz yaralar oluşturur. Ne kadar özür dilersen dile, o yara daima orada duracaktır. Sözlü bir saldırı da en az fiziksel bir saldırı kadar yara verir!.Oysa arkadaşlarımız bizim için mutluluktur, bizi güldürürler, başarı için cesaretlendirirler, bize dikkatli bir kulak sunarlar ve kalplerini bize açmaya her zaman hazırdırlar.

MUHARREM10.GÜNÜ AŞURA


Âşura Gününde ilk akla gelen ibadet ise, oruç tutmaktır.

Muharrem ayı ve Âşura Günü, Ehl-i Kitap olan Hıristiyan ve Yahudiler tarafından da mukaddes sayılırdı. Nitekim, Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam Medine'ye hicret buyurduktan sonra orada yaşayan Yahudilerin oruçlu olduklarını öğrendi."Bu ne orucudur?" diye sordu.

Yahudiler, "Bugün Allah'ın Musa'yı düşmanlarından kurtardığı Firavun'u boğdurduğu gündür. Hz. Musa (a.s.) şükür olarak bugün oruç tutmuştur" dediler.

Bunun üzerine Resulullah Aleyhissalâtü Vesselam da, "Biz, Musa'nın sünnetini ihyaya sizden daha çok yakın ve hak sahibiyiz" buyurdu ve o gün oruç tuttu, tutulmasını da emretti.(3)

ZEN RAHİBİ




İki Zen rahibi tapınaklarından çevredeki bir köye gitmişler. Ertesi gün dönüşte bir ırmağı geçerken, çok güzel bir kız görmüşler. Kız da ırmağı geçmeye çalışıyormuş. Yaşlı rahip hiç düşünmeden atılmış. Kızı kucakladığı gibi karşıya geçirmiş. Genç rahip bu duruma çok şaşırmış. Çünkü; Zen rahiplerinin kadınlardan uzak durmaları gerekiyormuş.


Ama; yaşlı rahip büyük bir üstad olduğu için sormaya da çekinmiş.
Akşam tapınağa dönene kadar, genç rahip hep bunu düşünmüş. Akşam yemek yememiş. Hatta bütün gece uyumamış ve sabahı zor etmiş. Sabah kalkar kalkmazda soluğu yaşlı rahibin yanında almış.
“Efendim“ demiş . “Yaptıklarınızdan sual olunmaz ama siz dün o kızı ırmaktan geçerken niye taşıdınız? Bizim, kızlardan uzak durmamız gerekmiyor mu?“Yaşlı rahip bakmış ve “İyi ama ben o kızı ırmağı geçince indirdim. Peki sen onu hala niye taşıyorsun?“ demiş

6 Ocak 2009 Salı

TATLILARIDA AKŞAM YAPTIM (MESALA YANİ)


YEMEĞİN ARKASINDAN BUYURALIM AFİYET OLSUN

BEN YEMEK MEMEK BİLMEM !


ŞU YEMEK YAPMAK TA NE ZOR CANIM SAATLERCE YAP

2 DK YE NE ZOR ŞEY EN İYİSİ BİRİ BİZE YAPSA BİZDE YESEK

NASILMI BAKIN
ÇALIŞTIĞIM RESTORANIN KARIŞIK IZGARA TABAĞI NASIL ?
İÇİNDEKİLER
NEFİS YAPRAK DÖNERİMİZ,
KUZU TANDIR ,
TAVUK ŞİŞ,
KUZU ŞİŞ ,
NEFİS İÇ PİLAV
PİDE

5 Ocak 2009 Pazartesi

BAKIŞ AÇISI


Dr.Paul Ruskin, öğrencilerine psikoloji dersini okuturken bir olay anlatıyor;

- Hasta ne konuşuyor, nede söylenenleri anlıyor


-Bazen saatlerce anlaşılmaz şeyler geveliyor,

- Zaman, yer ya da kişi kavramı yok

- Yalnız, nasıl oluyorsa kendi adı söylendiğinde tepki veriyor.

- Son 6 aydır onun yanındayım, ne görünüşü için çaba sarf ediyor nede bakımı yapılırken yardım ediyor,

- Onu hep başkaları besliyor ve yıkayıp, giydiriyor.

- Dişleri yok yiyeceklerin püre halinde verilmesi gerekiyor

- Gömleği salyalardan dolayı sürekli leke içinde

- Yürüyemiyor

- Uykusu düzensiz

- Gece yarısı çığlık çığlığa uyanıp herkesi kaldırıyor

- Çoğu zaman mutlu ve sevecen, fakat bazen ortada sebep yokken sinirleniyor,biri gelip onu yatıştırana kadar feryat figan bağırıyor.

Bu olayı anlattıktan sonra, Ruskin öğrencilerine böyle bir hastanın bakımını üstlenmeyi isteyip istemediklerini sorar.

Öğrenciler bunu yapamayacaklarını söylerler. Ruskin,kendisinin bunu büyük bir zevkle ve istekle yaptığını ve mutlaka onlarında yapması gerektiğini söyleyince öğrenciler hayrete düşerler.

Daha sonra Ruskin bahsettiği hastanın fotoğrafını dolaştırmaya başlar.

Fotoğraftaki kişi; doktorun altı aylık küçük kızıdır..

2 Ocak 2009 Cuma

kardeşim gece tarafından SOBELENDİM.















2 yıl var emekli olmama olmak istiyorum


0 sıfır direksiyonu andırdı .artık araba kullanmak istiyorum


0 0 faizle bir yazlık istiyorum.


9 9 ay sonra kızımın istediği üniversiteyi kazanıp üniversiteli olmasını istiyorum.

ben de kardeşim paşa yı sobeledim



1 Ocak 2009 Perşembe

CUMA SOHBETLERİ-5(İYİLİK VE KÖTÜLÜK SİMGELERİ VE KIZILDERİLİ REİS )




iyilik=sevap



kötülük=günah



her yaptıklarımız bu iki kavram arasında gidip gelir .



kimi zaman iyi taraflarımız kimi zamanda kötü taraflarımızı ortaya koyar .hayatımızı bu şekilde yaşamaya çalışırız aslında iyilik ve kötülüğe çok güzel bir örnek KIZILDERİLİ REİS VERMİŞ;


Yaşlı Kızılderili Reis kulübesinin önünde torunuyla oturmuş, az ötede birbiriyle boğuşup duran iki köpeği izliyorlardı. Köpeklerden biri beyaz, biri siyahtı ve oniki yaşındaki çocuk kendini bildi bileli o köpekler dedesinin kulübesi önünde boğuşup duruyorlardı.
Dedesinin sürekli göz önünde tuttuğu, yanından ayırmadığı iki iri köpekti bunlar. Çocuk, kulübeyi korumak için biri yeterli gözükürken niye ötekinin de olduğunu, hem niye renklerinin illa da siyah ve beyaz olduğunu anlamak istiyordu artık. O merakla sordu dedesine.
Yaşlı reis, bilgece bir gülümsemeyle torununun sırtını sıvazladı. “Onlar” dedi, “benim için iki simgedir evlat.”
“Neyin simgesi” diye sordu çocuk.
“İyilik ile kötülüğün simgesi. Aynen şu gördüğün köpekler gibi, iyilik ve kötülük içimizde sürekli mücadele eder durur. Onları seyrettikçe ben hep bunu düşünürüm. Onun için yanımda tutarım onları.”
Çocuk, sözün burasında, mücadele varsa, kazananı da olmalı diye düşündü ve her çocuğa has bitmeyen sorulara bir yenisini ekledi:
“Peki, sence hangisi kazanır bu mücadeleyi?”
Bilge reis, derin bir gülümsemeyle baktı torununa:
Hangisi mi evlat? Ben hangisini daha iyi beslersem!”